• +905335410514
  • zekeriya_demirtas@hotmail.com

Category ArchiveMakaleler

Kıymeti Düşen Mallar İle Zayi Olan Mallar Arasındaki İlişki – Faruk TAŞYÜREK, Vergi Müfettişi, YMM

Kıymeti Düşen Mallar Zayi Olan Mallar

Faruk TAŞYÜREK
Vergi Müfettişi
YMM-Bağımsız Denetçi
erkbilgif@gmail.com

ÖZ

Emek, sermaye ve organizasyonun bir araya gelmesi sonucunda elde edilen kazanç ticari kazanç ticari kazanç olarak nitelendirilmektedir. Ticari kazancın unsurları bunlar olmakla birlikte, anılan unsurların bir arada olması her zaman için kazancı beraberinde getirmemektedir. Ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için gerekli olan şartların sağlanmış olmasına rağmen kazancın oluşması ya da oluşamamış olması, ticari faaliyetin doğasını oluşturan risk faktöründen kaynaklanmaktadır. Bu çalışmamızda risk faktörünün bir sonucu olan ticari mallardaki değer düşüklüğüne uğrama ile zayi olmanın vergi mevzuatı karşısındaki yeri irdelenerek tarafımızca yorumlanacaktır.

Anahtar Kelimeler: Kıymet Düşüklüğü, Zayi Olma, Nihai Tüketim

JEL Sınıflandırma Kodları: H20, H26, M40.

RELATIONSHIP BETWEEN THE SECURITIES

ABSTRACT

The profit obtained as a result of the combination of labor, capital and organization is defined as commercial income. Although these are the elements of commercial earning, the combination of the mentioned elements does not always bring about earning. Although the conditions necessary for obtaining and maintaining the commercial income are met, the occurrence or failure of the income arises from the risk factor that constitutes the nature of the commercial activity. In this study, it will be interpreted by examining the place of loss of value in commercial goods, which is a consequence of the risk factor, and the loss of tax loss.

Keywords: Loss of Preciousness, Being Loss, Final Consumption

JEL Classification Codes: H20, H26, M40.

GİRİŞ

Bilindiği üzere hukuki düzenlemeler usul ve esas olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Usul yapılan bir şeyin önceden belirtilen kurallar dâhilinde işlemesi, esas ise usulü belirlenen olayın iç işleyişi şeklinde değerlendirilmektedir.

Vergi mevzuatındaki düzenlemeler genel hatlarıyla tetkik edildiğinde bir kısım düzenlemelerin usulü, bir kısım düzenlemelerin ise esası kapsadığı görülmektedir. Buna göre 213 Sayılı Vergi Usul Kanununda usule dair düzenlemeler yapılmış, 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunlarında ise esasa ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Buna mukabil kahiri ekseriyeti Gelir ve Kurumlar Vergisi mükelleflerinin faaliyetini konu edinen, işleme dayalı yayılı muameleye vergisi olarak 3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu düzenlenmiştir. Katma Değer Vergisinin uygulanması ülkemizde “Gelir Tipi” katma değer şeklinde oluşmuştur. Buna göre mükellefler, indirim olarak dikkate aldıkları ile işlemler üzerinden hesapladıkları KDV’yi mukayese etmekte, dönem içerisinde katılan değerin yüksek çıkması halinde, farka konu tutarı ödemektedir.

Çalışmamızın konusunu oluşturan zayi mallar ve değeri düşen mallar ile ilgili usul kanununda, gelir kanunlarında ve işleme dayalı vergilendirme kanunda bir kısım düzenlemelerin olduğu bilinmektedir. Her bir kanunda zayi malların ve değeri düşen malların hangi hal ve şartta vergilendirileceği veya vergi dışı bırakılacağı açıklanmıştır. Usul esasa mukaddemdir şeklinde düşünülerek açıklamaya Vergi Usul Kanunundan başlayacağız.

1.KIYMETİ DÜŞEN MALLAR İLE ZAYİ OLAN MALLARIN VERGİ MEVZUATINDAKİ YERİ

1.1. Zayi Olan Mallar İle Kıymeti Düşen Malların Vergi Usul Kanunundaki Yeri:

213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 278. Maddesinde kıymeti düşen mallar ile ilgili düzenleme yapılmış, mezkûr maddeye 7103 Sayılı Kanunla (278/A) imha edilmesi gereken mallar başlığı altında ilave düzenlemeye yer verilmiştir. Anılan kanun maddeleri şu şekildedir:

Kıymeti Düşen Mallar (VUK 278)

Madde 278 – Yangın, deprem ve su basması gibi afetler yüzünden veyahut bozulmak, çürümek, kırılmak, çatlamak, paslanmak gibi haller neticesinde iktisadi kıymetlerinde önemli bir azalış vakı olan emtia ile maliyetlerinin hesaplanması mütat olmıyan hurdalar ve döküntüler, üstüpü, deşe ve ıskartalar emsal bedeli ile değerlenir.”

İmha edilmesi gereken mallar (VUK 278/A)

“”Madde 278/A – Bozulma, çürüme veya son kullanma tarihinin geçmesi gibi nedenlerle imha edilmesi gereken emtia, bu mahiyetteki imha işlemleri süreklilik arz eden mükelleflerin başvurularına istinaden, bu Kanunun 267 nci maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü bendindeki usulle mukayyet olmaksızın, Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen usul çerçevesinde ve tayin olunan imha oranı dikkate alınmak suretiyle değerlenebilir.

Birinci fıkra hükmünden yararlanmak için yapılan başvurular, Maliye Bakanlığınca mükellefin geçmiş yıllardaki işlemleri, fiili üretimi, satış ve imha süreçleri ile sektördeki diğer mükelleflerin durumu, yetkili idare, oda ve kuruluşların görüşleri de dikkate alınmak suretiyle değerlendirilir. Bu değerlendirme neticesinde, Maliye Bakanlığınca karşılıklı anlaşmak suretiyle, tayin olunan imha oranını aşmamak kaydıyla imha edilen emtianın emsal bedeli sıfır olarak kabul edilir.

Mükellefler, imha işlemine ilişkin her türlü kayıt, belge ve evrakı bu Kanunun ilgili hükümleri uyarınca muhafaza ve gerektiğinde ibraz etmek zorundadır.

Maliye Bakanlığı, bu maddeden yararlanmak için başvuruda bulunabilecek mükelleflerde aranacak şartları, tayin olunan imha oranının geçerli olacağı süreyi, imha oranının süresinden önce iptaline ilişkin kriterleri, bu madde kapsamına giren emtiayı, sektörler, iş kolları ve işletme büyüklüklerini ayrı ayrı ya da birlikte dikkate almak suretiyle belirlemeye ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasları tespite yetkilidir.”

Emtianın değerlemesi ile ilgili VUK’un 274. maddesinde emtia başlığı ile şu ifadelerin yer aldığı görülmektedir: “Emtia, maliyet bedeliyle değerlenir. Emtianın maliyet bedeline nazaran değerleme günündeki satış bedelleri % 10 ve daha fazla bir düşüklük gösterdiği hallerde mükellef, maliyet bedeli yerine 267 nci maddenin ikinci sırasındaki usul hariç olmak üzere, emsal bedeli ölçüsünü tatbik edebilir. Bu hüküm 275 inci maddede yazılı mamuller için de uygulanabilir.”

Vergi Usul Kanununda kıymeti düşen mallar ile ilgili düzenlemenin bu şekilde olduğu, ancak zayi olan mallar ile ilgili zayi vb. başlığı altında düzenlemenin yer almadığı görülmektedir. Bu durumda akıllara kanun koyucu zayi olan mallar ile ilgili usul kanununda düzenleme yapmayarak Kural İçi Boşluk (kanun koyucunun burada isteyerek boşluk bırakması) mu oluşturmak istemiştir yoksa kıymeti düşen mallar ile zayi malları eş değer mi görmüştür (?) Soruya cevabımız değerlendirme bölümümüzde olacaktır.

personel programı

1.2. Zayi Olan Mallar İle Kıymeti Düşen Malların Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunlarındaki Yeri:

5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 6. maddesinde safi kurum kazancının nasıl tespit edileceği ile ilgili açıklamalara yer verilmiş ve mezkûr maddenin 2. Fıkrasında “Safî kurum kazancının tespitinde, Gelir Vergisi Kanununun ticarî kazanç hakkındaki hükümleri uygulanır.” İfadesi yer bulmuştur.

193 Sayılı Gelir Vergisi Kanununun maddeleri tetkik edildiğinde kıymeti düşen mallar ile zayi mallar hakkında doğrudan bir düzenlemenin bulunmadığı ancak mezkûr kanunun 88. maddesinde “Menkul ve gayrimenkul sermaye iratlarında, gider fazlalığından doğanlar hariç, sermayede vukua gelen eksilmeler zarar addolunmaz.” İfadelerinin yer aldığı görülmektedir. Şüphesiz ki burada eksilmeden kasıt değer eksilmesi (kıymetten düşme) değil, miktar eksilmesidir.

Gelir Vergisi Kanunu ile Vergi Usul Kanununun bütünleşmesi GVK’nın 38. ve 39.maddelerinde sağlanmış ve anılan maddelerde kazancın tespitinde “Ticari kazancın bu suretle tespit edilmesi sırasında, Vergi Usul Kanunu’nun değerlemeye ait hükümleri ile bu kanunun 40 ve 41’inci maddeleri hükümlerine uyulur.” İfadelerinin yer aldığı görülmüştür. Bu durumda kıymeti düşen mallar ile zayi olan mallara Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunlarının uygulanmasında 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu referans olacaktır.

1.3. Zayi Olan Mallar İle Kıymeti Düşen Malların Katma Değer Vergisi Kanundaki Yeri:

3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 1. maddesinde KDV’nin konusu düzenlenmiş, 28. maddesinde vergi oranları belirlenmiş, 29. maddesinde indirim müessesi düzenlenmiş ve müteakibindeki (30) maddede ise indirilemeyecek KDV düzenlemesine yer verilerek, bir kısım işlemlerin KDV’sinin indirimi kanun koyucu tarafından kabul görmemiştir.

Zayi olan mallar ile kıymeti düşen malların Katma Değer Vergisi Kanundaki düzenlemeleri tetkik edildiğin de 30. madde haricinde düzenlemenin olmadığı, anılan maddedeki düzenlemenin zayi olan mallar ile ilgili olduğu, kıymeti düşen mala dair hükmün bulunmadığı görülmektedir.

KDV Kanununun 30/c maddesinde “Deprem, sel felaketi ve Maliye Bakanlığının yangın sebebiyle mücbir sebep ilân ettiği yerlerdeki yangın sonucu zayi olanlar hariç olmak üzere, zayi olan mallara ait katma değer vergisi, (Şu kadar ki Vergi Usul Kanununun 315 inci maddesine göre Maliye Bakanlığınca belirlenen faydalı ömürlerini tamamladıktan sonra zayi olan veya istisna kapsamında teslim edilen amortismana tabi iktisadi kıymetlere ilişkin yüklenilen katma değer vergisi ile faydalı ömrünü tamamlamadan zayi olan veya istisna kapsamında teslim edilen amortismana tabi iktisadi kıymetlere ilişkin yüklenilen katma değer vergisinin kullanılan süreye isabet eden kısmı indirilebilir.)” ifadelerinin yer aldığı görülmektedir.

2.DEĞERLENDİRME

2.1. Kıymeti Düşen Mallar İle Zayi Mallar Kavramının VUK Kapsamında Değerlendirilmesi:

VUK’un 3. maddesi tarafımızca vergi mevzuatının temel direği olarak görülmektedir. Anılan maddede vergiyi doğuran olay ve bu olaylara ilişkin hukuki muamelelerin gerçek mahiyeti esastır denilerek olayların özüne vurgu yapılmaktadır. Aynı madde de vergi kanunlarında tereddüte düşülmesi halinde izlenecek yola ışık tutulmakta ve vergi kanunları lafzı ve ruhu ile hüküm ifade eder. Lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunlarının hükümleri, konuluşundaki maksat, hükümlerin kanunun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle olan bağlantısı göz önünde tutularak uygulanır denmektedir. Yine aynı madde de iktisadi, ticari ve teknik icaplar ile olayın özelliğine göre normal ve mutad işlemler karine kabul etmektedir.

Kıymeti düşün mallar ile ilgili VUK’ta düzenleme yapılmışken zayi olan mal hakkında doğrudan (başlıkla) düzenleme yapılmadığı görülmektedir. Kıymeti düşen mal ile ilgili düzenlemenin ise “İktisadi işletmelere dahil kıymetleri değerleme” bölümünde yapıldığı görülmektedir. Diğer bir ifadeyle kıymeti düşen malın bilançoda ya da sonuç hesaplarında gösterilmesinde gerçek kıymetinin esas alınması istenmektedir.

Bir atasözümüzde denir ki “Bitli baklanın kör alıcısı olur” buna sözün mefulünün muhalifinden anlaşılan her malın bir alıcısı olur şeklinde olacaktır. İktisadi hayatta da sağlık güvenlik vb. sorun teşkil etmeyen her malın bir alıcısı olur. Bu durumda bir malın alıcısının yokluğundan şikayetle yok edilmesi makul olmayacaktır. Ancak bir kısım gıda ürünlerinde olduğu gibi bozulmak çürümek şeklinde temel insan sağlığının tehdit edilmesi halinde imha edilerek değeri ortadan kaldırılacaktır.

İmha işlemlerinin ivedilik gerektirmesi ve uygulamada kolaylık sağlanması için 7103 Sayılı Kanunla kıymeti düşen mallar başlığı altındaki 278. maddeye 278/A maddesi ihdas edilmiştir. Ayrıca uygulamaya yön vermek için 496 Sıra No.lu  VUK Genel Tebliği yayınlanmış ve anılan tebliğde de hangi ürünlerin, hangi mükelleflerin ve imha oranlarının nasıl belirleneceğinin açıklamasına yer verilmiştir.

Özetle bozulma ve çürüme kıymeti düşen mallar başlığı altında yer almakla birlikte esas itibariyle imha edilecek malların konusuna girmektedir. 278/A maddesinde ise Maliye Bakanlığınca karşılıklı anlaşmak suretiyle, tayin olunan imha oranını aşmamak kaydıyla imha edilen emtianın emsal bedeli sıfır olarak kabul edilir denmektedir. Bu durumda değerleme bölümünde yer alan işlemin emsalinin sıfır olarak nitelendiriliyor olması, sıfırın bir değer olarak kabul edildiğinin göstergesi olacaktır.

Bozulmak ve çürümek niteliği taşıyan bir malın imha edilmesi ve imha edilen malın emsalinin sıfır olarak kabul edilmesi iki sonucu doğuracaktır. Bunlardan birincisi bozulan, çürüyen mal imha edilerek; elden çıkacak, ortadan kalkacak, kaybolacak, görünmez, tesirsiz olacaktır. Diğer bir ifadeyle zayi kelimesinin Türk Dil Kurumundaki tanımına karşılık oluşturacaktır. Haliyle de kıymet düşüklüğünün zayi olmaya şümulü doğacaktır. İkincisi ise dönem sonu değerinin sıfır olmasından dolayı satılan malın maliyetine yansıma olacaktır. (Satılan Malın Maliyeti= Dönem Başı Mal Mevcudu + Dönem İçi Alışlar- Dönem Sonu Mal Mevcudu… Bu formüle göre dönem sonu mal mevcudundaki azalış doğal olarak satılan malın maliyetine yansıyacaktır.)

Ayrıca 278. madde de nitelikler sayılırken “gibi” ifadeleri kullanılmıştır. Yani kıymeti düşen malın kıymetindeki düşüş için dikkate alınabilecek faktörler sayılanlar ile sınırlı tutulmamıştır. Benzer şekilde “ile” ifadesi kullanılarak hurda ve döküntüler gibi bir kısım işlemlerde tanımın içerisine alınmıştır.

Sonuç olarak kıymeti düşen mal aynı zamanda imha edilecek malı da bünyesine alıyorsa burada kıymeti düşen malın bir yerde zayi olan mallara da şümulünün olduğu kabul edilecektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus VUK’daki mal ifadesi ile gayrimenkuller, gayrimenkul sayılanlar, demirbaşlar gibi ifadelerin farklı kavramları oluşturmasıdır. Zira bunlarla ilgi kıymet ve zayi olma amortisman uygulamaları vs. gibi konular bakımından farklı hükümlere tabi tutulacaktır.

2.2. Kıymeti Düşen Mallar İle Zayi Mallar Kavramının GVK ve KVK Kapsamında Değerlendirilmesi:

Daha önceki bölümde yasal düzenlemesine yer verildiği üzere Ticari Kazancın tespitinde (GVK 38-39) VUK’un değerlemeye ilişkin hükümleri dikkate alınacaktır. Bir malın dönem sonundaki değerinin düşmesi veya değersiz hale gelmesi VUK kapsamında kabul görmüşse gelir ve kurumlar vergisi matrahlarının tespitinde de dikkate alınacaktır. Bu nedenle şartlarını sağlamak suretiyle imha vb. şekilde zayi olan mallar ile kıymeti düşen mallar, dönem sonundaki kıymetlerinden düşülerek satılan malın maliyetine yansıtılabilecektir.

2.3. Kıymeti Düşen Mallar İle Zayi Mallar Kavramının KDV Kapsamında Değerlendirilmesi:

Daha önce de belirttiğimiz üzere KDV Kanunu tetkik edildiğinde kıymeti düşen mal ifadesinin kullanılmadığı, bunun yerine zayi olan mallar ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Peki kıymeti düşen mallar ile zayi olan mallar KDV açısından ne gibi farklılıklar gösterecektir?

Bilindiği üzere KDV işleme dayanan yayılı bir muamele vergisidir. Verginin konusu KDV Kanununun 1. maddesinde zikredilmekte mükellefi ise Kanunun 8. maddesinde sayılmaktadır. Mükellef ise vergi kanunlarına göre kendilerine vergi borcu terettüp eden gerçek ve tüzel kişilerdir. Borç ise özetle bir yükümlülüğün yerine getirilmesi halinde menfaat kaybına uğrama şeklinde tanımlanabilmektedir. Her ne kadar kanunda vergi borçlusu olarak sayılan mükellefler olarak bilinse de KDV’de verginin gerçek borçlusu, diğer bir ifadeyle menfaat kaybı olan nihai tüketicidir. Bu bağlamda KDV’ye konu bir teslim ve hizmeti kim almışsa ve aldığını aktaramamışsa KDV’nin gerçek ödeyicisi O’dur. Bu durumda mükellef olarak bilinenler ise esasen ödemeye aracılık eden, tahsildar veya vergi sorumlusundan öte değildir.

KDV’nin nihai ödeyicisinin nihai tüketici olmasından hareketle, işletmelerde nihai tüketime eren, dolayısıyla üzerinden her hangi bir şekilde KDV hesaplanmayan ve kanunla istisna getirilmeyen tüketimlerin bünyesindeki KDV’de mükelleflerin uhdesinde bırakılmak istenmektedir. Sonuç olarak denilebilir ki bir mal veya hizmetten nihai olarak kim yararlanmışsa ve bundan dolayı değer yaratılmamışsa onun KDV ödeyicisi anılan kişidir.

KDV Kanunun 30/c maddesindeki zayi malların indiriminin ret edilmesi de yapmış olduğumuz açıklamanın tezahürü niteliğindedir. Buna mukabil KDV Kanunda indirim müessesinin bulunması, satın alınan bir mal veya hizmetin aynen veya niteliği değiştirilerek tekrardan satışa konu edilmesi, KDV vergilendirilmesinde “Gelir Tipi KDV’nin” esas alınmasından hareketle bir malın yüklenim KDV’sinin üzerinden Hesaplanan KDV’den çok düşük olması halinde bile indirim hakkı devam devam edecektir. Diğer bir ifadeyle de kıymetteki düşüş dikkate alınmayacak, üzerinden tekrardan KDV hesaplanıp hesaplanmadığı kıstas alınarak indirim hakkı belirlenecektir.

Sonuç olarak KDV açısından bir malın değerinin düşmesi farklı şey değerinin tamamen ortadan kalkması (zayi olması) farklı şeydir. Değer düşüklüğü yüklenilen KDV’nin indirimine engel değilken, değerin tamamen yok olması (zayi) yüklenilen KDV’nin indirim olarak dikkate alınmasına engeldir.

Burada ki diğer bir husus ise indirimi kabul edilmeyen KDV’nin gider ya da maliyet olarak dikkate alınıp alınmayacağıdır. Bilindiği üzere KDV Kanunun 58. maddesinde Verginin Gider Kaydedilemeyeceği haller düzenlenmiş ve “Mükellefin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan Katma Değer Vergisi ile mükellefçe indirilebilecek Katma Değer Vergisi, Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahlarının tespitinde gider olarak kabul edilmez.” İfadelerine yer verilmiştir. Anılan kanunun mefulü muhalifinden anlaşılan eğer KDV’nin indirimi vergi indirimi olarak dikkate alınamıyorsa ancak gider ya da maliyet olarak dikkate alınabilir şeklinde olacaktır. Ancak vergi mevzuatı açısından gider ya da maliyet olarak dikkate alınması kabil olmayan işlemlerden dolayı yüklenilen KDV’nin gider ya da maliyet olarak dikkate alınmayacağı da tabidir.

3.KONUYLA İLGİLİ ÖRNEN OLAYLAR VE MUHASEBE KAYITLARI

Örneğin, X işletmesi maliyet bedeli 100.000-TL olan bir malı 18.000-TL KDV ile birlikte 01.06.2019 tarihinde almış ve bedelini banka üzerinden peşin ödemiştir. Mallarla ilgili aşağıdaki senaryolar bir birinden bağımsız olarak işlenecektir.

a* Anılan mallar 01.07.2019 tarihinde yaşanan sel felaketinden dolayı telef olmuş, durum ilgili makamlardan alınan belge (ilan yolu) ile tevsik edilmiştir.

b* Anılan mallar 01.07.2019 tarihinde işletme deposunu su basması nedeniyle mallar zarar görmüş, işletme takdir komisyonuna başvurmuş, takdir komisyonu 01.09.2019 tarihinde anılan malların değerini 10.000-TL olarak belirlemiştir.

c* Anılan mallar 01.07.2019 tarihinde işletmede çıkan yangın sebebiyle tamamen kullanılamaz hale gelmiş, işletme itfaiye raporu ile durumu tevsik etmiştir. Ancak bahse konu yangınla ilgili Hazine ve Maliye Bakanlığınca mücbir sebep ilanı olmamıştır.

d* Anılan mallar yıl sonuna kadar satılamamış, 01.12.2019 tarihinde yaşanan don olayından dolayı kullanılamaz/satılamaz hale geldiği, işletme yetkilileri tarafından değerlendirilmiş ve takdir komisyonuna müracaat edilmiştir. Takdir komisyonu 15.01.2020 tarihinde teşekkül ettirilerek anılan malların değerini 1.000-TL olarak takdir etmiştir.

Üstteki senaryolara ve Tek Düzen Hesap Planına göre olası muhasebe kayıtlarının aşağıdaki gibi oluşturulması gerekmektedir.

Alımla ilgili muhasebe kaydı:

——————————- / —————————————————————–

153 Ticari Mallar                                                     100.000

191 İndirilecek KDV                                                  18.000

102 Bankalar                                                                118.000

Ticari Malların Kayıtlara Alınması

——————————/——————————————————————–

a* Malların Sel Felaketinde Zayi Olmasının Muhasebe Kaydı

——————————- / —————————————————————–

689 Diğer Olağan Dışı Gider ve Zararlar                       100.000

153 Ticari Mallar                                                            100.000

-Yetkili makamlara başvurunun yapılması nedeniyle

——————————/——————————————————————–

b* Su Basmasının Olayının Olduğu Tarihteki Muhasebe Kaydı

——————————- / —————————————————————–

157 Diğer Stoklar                                100.000

654 Karşılık Giderleri                        100.000

153 Ticari Mallar                                                         100.000

158 Stok Değer Düşüklüğü Karşılığı                        100.000

-Yetkili makamlara başvurunun yapılması nedeniyle

——————————/——————————————————————–

 -Takdir Komisyonu Kararı Sonrası Yapılması Gereken Muhasebe Kaydı

——————————- / ——————————————————————-

158 Stok Değer Düşüklüğü                               90.000

157 Diğer Stoklar                                             90.000

-Takdir Komisyonu Kararı

——————————/———————————————————————-

 c* Yangın Sonrası Olması Gereken Muhasebe Kaydı

——————————- / —————————————————————–

659 Diğer Olağan Dışı Gider Ve Zararlar      118.000

153 Ticari Mallar                                                       100.000

391 Hesaplanan KDV                                                 18.000

(İlave Edilecek KDV)

-Yetkili Makamların Tespiti Olan Yangın

——————————/——————————————————————–

d* Don Olayının Gerçekleşmesi Durumunda Yapılması Gereken Muhasebe Kaydı

——————————- / —————————————————————–

157 Diğer Stoklar                                100.000

654 Karşılık Giderleri                       100.000

-(KKEG)

153 Ticari Mallar                                                          100.000

158 Stok Değer Düşüklüğü Karşılığı                        100.000

-Don Olayı Meydana Gelmiş

——————————/——————————————————————–

-Takdir Komisyonunun Kararını Vermesi Sonrasında Yapılması Gereken Muhasebe Kaydı

——————————- / ——————————————————————-

158 Stok Değer Düşüklüğü                         99.000

157 Diğer Stoklar                                             99.000

-Takdir Komisyonu Kararı

——————————/———————————————————————-

Yapılan muhasebe kayıtlarına kısaca açıklık getirecek olursak malların değer düşüklüğüne uğraması veya zayi olması gibi haller ile takdir komisyonu kararı arasında süre doğması durumunda malların yeni değeri belirlenene kadar, muhasebenin ihtiyatlılık kavramı gereği karşılık ayrılması uygun olacaktır. Buna mukabil 496 Sıra No.lu VUK Genel Tebliğinin 8. maddesinde gider yazılacak dönemin takdir komisyonu kararının (tutanağın) tebliğ edildiği dönemde yapılacağının ifade edildiği görülmektedir. Bu nedenle ihtiyatlılık kavramı gereği ayrılan karşılık şayet ilgili dönemde sonuçlanmaz ise anılan karşılığın kanunen kabul edilmeyen gider olarak dikkate alınması ve kazanca ilave edilmesi gerekmektedir. Takdir komisyonun kararın tebliğ edildiği dönemde gider olarak dikkate alınarak mali kardan düşülebileceği tabidir.

Ayrıca soruda belirtilmemekle birlikte uygulamada malların sigortalatılmış olma ihtimali de bulunmaktadır. VUK’un 330. maddesinde “Emtia Sigorta Tazminatı” başlığı altında “Emtia ve zirai mahsul ve hayvan kıymetlerinde vukua gelen zayiat dolayısıyla alınan sigorta tazminatları bunların değerlerinden fazla olursa bu fazlalık kara alınır. İşletme hesabı esasında tutulan defterde bu tazminat hasılat kaydedilir.” İfadelerinin yer aldığı görülmektedir. Bu durumda karşılık ayrılacak tutar maliyet bedeli ile sigorta bedeli mukayese edilerek, ancak maliyet bedelini karşılamayan tutar kadar olacaktır. Öte yandan alınan sigorta bedelleri mal teslimi veya hizmet ifası karşılığında olmadığı gibi KDV Kanunun 1/3. maddesi kapsamında da yer almadığından, diğer bir ifadeyle KDV’nin konuşana girmediğinden sigortalattıran açısından KDV hesaplaması gerekmemektedir.

SONUÇ

Vergi Usul Kanunu açısından denilebilir ki her zayi olan mal aynı zamanda kıymeti düşen mal olabilir ancak her kıymeti düşen mal aynı zamanda zayi olan mal demek değildir.

Zayi olan mallar VUK ve gelir üzerinden alınan kanunlarda kıymeti düşen malla benzer hükme tabi iken, KDV Kanunu açısından farklı hükümlere tabidir.

Bir malın değerinde önemli bir düşme vaki olmasına rağmen tekrardan KDV’ye konu edilmesi mümkünse bu malların KDV indirimi kabul edilmektedir. Buna mukabil bir malın değerinin kaybolması, üzerinden yaratılacak katma değerin bulunmaması halinde, malın bünyesindeki KDV işletmenin uhdesinde kalmaktadır. Buradaki mantık KDV’nin nihai ödeyicisi mal veya hizmetin nihai tüketicisidir.  Deprem, sel felaketi ve yangından dolayı mücbir sebep ilan edilmesi durumları hariç, işletmenin üzerinden değer yaratmadığı mal işletmede nihai tüketime ermiş sayılmaktır.

KDV Kanununun 30. maddesine göre indirimi kabul edilmeyen KDV’lerin mezkûr kanunun 58. maddesinin mefulünün muhalifinden hareketle mahiyetine göre gider ya da maliyet olarak dikkate alınması mümkün olacaktır. Ancak üzerinden KDV hesaplanan işlemin gider veya maliyet olarak dikkate alınmasında vergi mevzuatı açısından engel bir durumun olmaması tabidir.

Değeri düşen mallar ile ilgili işletme yetkililerince yapılan tespit ile takdir komisyonu kararının tebliği arasındaki süre için “İhtiyatlılık” kavramı gereği karşılık ayrılması uygun olacaktır ancak takdir komisyonu kararın farklı dönemlere sarkması halinde 496 Sıra No.lu VUK Genel Tebliğinin 8. maddesi uyarınca kararın tebliğ (tutanak) edildiği dönemin gideri olarak dikkate alınması gerekmektedir.

Kaynakça:

– 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu

– 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu

– 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu

– 1 Seri No.lu KDV Genel Uygulama Tebliği

– 496 Sıra No.lu VUK Genel Tebliği

 

Devamı: Kıymeti Düşen Mallar İle Zayi Olan Mallar Arasındaki İlişki – Faruk TAŞYÜREK, Vergi Müfettişi, YMM Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Memurların 3600 Ek Gösterge Sorunu Kendiliğinden Çözülüyor! Mahmut ESEN, E. Mülkiye Başmüfettişi

Memurların 3600 Ek Gösterge Sorunu

Mahmut ESEN
E. Mülkiye Başmüfettişi
mahmutesen@gmail.com

24 Haziran 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri öncesinde Cumhurbaşkanı adayları ve seçimlere katılan siyasi parti yetkilileri seçildikleri/iktidara geldikleri takdirde yapacakları hizmetleri, izleyecekleri politikayı halkımıza açıklamışlar; bu bağlamda özellikle ekonomik yönden sıkıntı çeken dar dar gelirli halk kesimlerinin sıkıntılarının giderileceğine, rahat nefes almalarının sağlayacaklarına yönelik yoğun/bir dizi vaatlerde bulunmuşlardır.

Bu vaatler arasında yer alan, öğretmen/polis memuru/hemşire/din hizmetleri görevlisi vb. bazı kamu personeline 3.600 ek gösterge verileceği ilişkin vaat özel bir öneme sahiptir.

Bu vaat; 2.939.450 çalışan ve 2.249.733 emeklisi ile birlikte toplam 5.189.183 kadrolu kamu personeli ve ailelerinin içinde bulundukları ekonomik sıkıntıların doğal sonucu olarak, kamuoyunda özel bir ilgi/heyecana/umuda yol açmıştır.

Zira memur ve memur emeklilerin (istisnalar dışında) ekonomik durumları iyi değildir. Memur aylıklarının belirlenmesinde önemli unsurlardan olan: Ek gösterge rakamlarında 1994 yılından, ödenecek zam ve tazminata ilişkin rakamlarda ise 2006 yılından bu yana, (kamu personelinin genelini kapsayan) kayda değer bir iyileşme/değişiklik ne yazık ki yapılmamıştır.

24 Haziran Seçimleri sonrasında, memur ve memur emeklileri, haklı olarak, verilen sözlerin tutulması, mali durumlarında kısmi iyileşme sağlayacağı düşünülen ve bu bağlamda kamuoyunda sembol hale gelmiş 3.600 ek göstergenin verilmesi beklentisi içine girmişlerdir.

Seçimlerden bu yana vaatlerin gerçekleştirilmesi için 2,5 yıl gibi uzun süre geçmiştir.

Seçim döneminin yarısı tamamlanmıştır.

Buna karşın 3.600 ek gösterge sözü halen yerine getirilmemiştir.

İktidar yetkililerince 3.600 ek gösterge verileceğine ilişkin sıklıkla açıklamalar yapılmakta ve bu amaçla ilgili bakanlıklar nezdinde çalışmaların devam ettiği belirtilmektedir.

Verilmiş sözün makul bir süre içinde yerine getirilmemiş olmasından ve çalışmaların halen devam ettiğine ilişkin açıklamalardan, 3.600 ek gösterge verilmesi konusunda iktidar yetkililerinin yeterince istekli olmadığı, sorunun zamana yayılmak istendiği ve bu suretle sorunun kendiliğinden çözümlenmesinin beklendiği anlaşılmaktadır.

3.600 ek gösterge konusunun zamanla kendiliğinden nasıl çözüldüğü, esasen çözülmekte olduğu aşağıda açıklanmıştır.

ad

3.600 ek gösterge verilmesi öncelikle öğretmenler, polis memurları, hemşire ve din görevlilerine vaat edilmiştir.

Halen görevli öğretmenlerin sayısı 956.114, polis memurların sayısı 266.042’dir. Sadece bu iki meslek grubu mensuplarının toplamı 1.222.156 olup, toplam memurlarımızın %41’ini oluşturmaktadır.

Öğretmen/polis memurlarına bugün aldıkları 3.000 ek gösterge yerine 3.600 verilmesi halinde, ek gösterge artışı ile birinci derece kadroda görev yapan öğretmen ve polis memurlarının aylıkları sadece 71 TL (net) artacaktır.

Bunların emeklilerinin aylıklarında ise 814,7 TL artış olacaktır.

Görüldüğü üzere (emekli aylığı bağlanmasında eşik oluşturan) 3.600 ek göstergenin, memur emekli aylıkları açısından özel bir önemi bulunmaktadır.

Ancak bu oranda artıştan yararlanabilmesi için memurun 1.10.2008 tarihinden önce göreve başlamış olması gerekmektedir.

5510 sayılı Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra göreve başlayan memurların emekli aylıkları ise işçilerde olduğu gibi ödedikleri SGK keseneklerine göre hesap edilmektedir.  Bu yüzden 2008 yılından sonra göreve başlayan memurların emekli aylıklarında 3.600 ek gösterge kaynaklı en fazla 63,9 TL artış olacaktır.

Buradan ek gösterge verilmesinin kamuya mali yükünün her geçen yıl azalacağı görülmektedir.

Zira 01.10.2008 tarihinden sonra göreve başlamış olan ve emeklilik statüsü farklı memurların sayısı her yıl hızla artmaktadır.  Bu durumda olanlara (3.600 ek göstergeden kaynaklı)  daha düşük emekli aylığı bağlanacağı için kamunun mali yükü de azalacaktır.

Bu gidişle çok değil, 8-10 yıl sonra, halen çalışmakta olan kamu personelinin ve emeklilerinin 3.600 ek gösterge konulu bir sorunları da kalmayacak, sorun kendiliğinden ve çözümlenmeden ortadan kalkmış olacaktır.

Bu durumu Milli Eğitim Bakanlığında halen görev yapmakta olan 956.114 öğretmenin emeklilik statülerine (SGK/Emekli Sandığı) göre somut biçimde açıklamak/göstermek olanaklıdır.

Halen görevli öğretmenlerimizin 485.180’i  (%50,7) 2009-2019 arasında (1.10.2008 tarihinden sonra)  açıktan/ilk kez kadrolu göreve atanmıştır.

Bu yüzden görevli öğretmenlerimizin yarısının (Emekli Sandığı Kanununa tabi olmadıkları için) şimdiden 3.600 ek gösterge olayı doğrudan/anlamlı bir ilgileri kalmamıştır.

Her yıl ortalama 40.000 yeni öğretmen alımı ile bu oran daha da artacaktır. 10-12 yıl sonra 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununa tabi öğretmen yok denecek kadar azalacaktır.

Sonuç itibarıyla 3.600 ek gösterge sözünün hızla yerine getirilmesi gerekmektedir. Vaadin zamana yayılması ve gecikmeli olarak yerine getirilmesi halinde ek gösterge verilmiş olmasının fazla bir cazibesi ve anlamı kalmayacaktır.

Devamı: Memurların 3600 Ek Gösterge Sorunu Kendiliğinden Çözülüyor! Mahmut ESEN, E. Mülkiye Başmüfettişi Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Vergi Kaçakçılık Suçlarından Defter-Belge Gizleme Suçu ve Hukuki Sonuçları (2) – Ali ÇAKMAKÇI, YMM

Defter-Belge Gizleme Suçu ve Hukuki Sonuçları (2)

Ali ÇAKMAKCI
Yeminli Mali Müşavir
E. Hesap Uzmanı
info@adenymm.com.tr
Yazar Hakkında

Semra KÖSEER
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir

Öncesi

Gizleme Suçu Vergi İncelemesine Bağlı Bir Olaydır

VUK 359. maddesinde defter, kayıt ve belgelerin ibraz edilmemesinin gizleme olarak kabul edilebilmesi için, ibraz etmeme fiilinin “inceleme sırasında ve incelemeye yetkili kimselere” karşı işlenmiş olması gerekir. Aksi durumda, gizleme fiili nedeniyle kaçakçılık suçunun oluşumundan bahsedilemez. VUK’un 135. maddesi uyarınca incelemeye yetkililer; vergi müfettişleri ve yardımcıları, ilin en büyük mal memuru veya vergi dairesi müdürü ile Gelir İdaresi Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında müdür kadrolarında görev yapanlardır. Dolayısıyla, defter ve belge ibraz talebinin yukarıda sayılanlarca yapılmasına rağmen ibraz yükümlülüğünün yerine getirilmemesi durumunda gizlemeden bahsedilebilecektir. Bu nedenle, yoklama memuruna defter ve belge ibraz edilmemesi durumunda da suçun unsurları tekemmül etmez.

VUK’un 75’inci maddesi uyarınca Takdir Komisyonunun da inceleme yetkisi bulunmaktadır. Söz konusu komisyonca inceleme yetkisinin kullanılması sırasında, saklama ve ibrazla ilgili süre içinde olmak şartıyla, defter ve belgelerin ibraz edilmemesi durumunda 359’uncu maddede tanımlanan gizleme fiili oluşabilecektir.

Danıştay 4. Dairenin 30.10.1990 tarih ve E: 1989/597, K: 1990/2972 sayılı Kararında bilgi amacıyla istenen defterlerin ibraz edilmemesinin gizleme sayılmadığı belirtilmektedir.

Danıştay 4. Dairenin 26.03.1990 tarih ve E: 1987/4156, K: 1990/1074 sayılı Kararında ise tecil talebinde bulunan mükellefin bu talebinin yerindeliğinin tespiti için talep edilen defter ve belgelerin ibraz edilmemesi durumlarının kaçakçılık cezalı tarhiyata konu olamayacağı yönündedir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 10.12.1999 tarih ve E: 1996/3378, K: 1999/7656 sayılı Kararında sanığın işi terki nedeniyle elinde kalan belgelerin iptali için istenilmesi halinde defter ve belgeleri ibraz etmeme suçunun yasal unsurlarının oluşmayacağı yönünde karar vermiştir.

Danıştay 3. Daire, 15.12.1989 tarih ve E: 1989/1119, K: 1989/2831 sayılı Kararı; Danıştay 4. Daire, 21.06.1993 tarih ve E: 1991/3464, K: 1993/3090 sayılı Kararı; Danıştay 9. Dairenin 27.01.1993 tarih ve E. 1992/2714, K. 1993/275 sayılı Kararlarında işyerinin vergi incelemesine müsait olmadığına dair bir tespit yapılmaksızın, defterlerin daireye getirilmesi isteğine uyulmamasının ibraz etmeme eylemi sayılmayacağı yönünde kararları bulunmaktadır.

Kanunun 139. Maddesine göre inceleme mükellefin işyerinde yapılacaksa defter ve belge ibrazı için yazı yazılması gerekmemektedir. Yazı ile ibraz zorunluluğu incelemenin dairede yapılmasına bağlanmıştır. Haklı mazeretleri bulunanlar için ek süre verilmesi hüküm altına alınmaktadır.

personel programı

Defterlerin ve Belgelerin Mahkeme Safhasında Mahkemeye Arz Edilmesi

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 2008/358 Esas, 2009/183 Karar ve 17/04/2009 Tarihli Kararına göre vergi idaresine ibrazdan kaçınılmış faturaların gerçekten yapılmış bir teslime dayandığı ya da aksi yönde bir belge olduğu konusundaki saptamaya bağlı olduğu gibi böyle bir saptama ancak vergi idaresi tarafından yapılabileceğinden, vergi mahkemesine sunulan defter ve belgeler hakkında vergi idaresinin bilgi ve tespitlerine başvurulması da gerekli olduğu belirtilmiştir.

Kararda davacının vergilendirme dönemine ilişkin yasal defterleri ve belgelerinin dosyaya sunulması istenip, defterlerdeki kayıtlar incelenmeden ve bu kayıt ve belgeler hakkında davanın diğer tarafı olan vergi idaresinin görüşü ve saptamaları alınmaksızın karar verilmesi uygun görülmemiştir.

“İncelenen bu davanın çözümü, davacı tarafından daha önce vergi idaresine ibrazdan kaçınılmış faturaların gerçekten yapılmış bir teslime dayandığı ya da aksi yönde bir belge olduğu konusundaki saptamaya bağlı olduğu gibi böyle bir saptama ancak vergi idaresi tarafından yapılabileceğinden, vergi mahkemesine sunulan defter ve belgeler hakkında vergi idaresinin bilgi ve tespitlerine başvurulması da gereklidir. Yaptığı vergilendirmeye karşı açılan davanın tarafı olan vergi idaresinin, ancak yargılama sırasında ulaşabileceği defter ve belgeler hakkında gerek biçimsel yönden, gerekse belgelerin temsil ettiği hukuki muamelelerin gerçekliği konusundaki saptamaları, kendisine Vergi Usul Kanununun tanıdığı yetki ve tekniklere göre yapacağında kuşku yoktur. Vergi mahkemesi tarafından, yukarıdaki saptamalardan sonra durum gerektirdiği takdirde diğer kanıtların, 2577 sayılı Yasanın 31’inci maddesinin 1’inci fıkrası uyarınca elde edilmesi olanaklıdır. Belirtilen hukuksal nedenlerle, davacının vergilendirme dönemine ilişkin yasal defterleri ve belgelerinin dosyaya sunulması istenip, defterlerdeki kayıtlar incelenmeden ve bu kayıt ve belgeler hakkında davanın diğer tarafı olan vergi idaresinin görüşü ve saptamaları alınmaksızın verilen ısrar hükmünün bozulması gerekmiştir.

Defter ve belgelerin incelenmesi sonucu davacının gerçekte ödemediği ve dolayısıyla yüklenmediği katma değer vergilerini indirim konusu yapmak suretiyle vergi ziyama sebebiyet verdiği saptanırsa, bu faturaların ödenmesi gereken vergiyi azaltmak amacıyla defterlere kaydedildiği ve eylemin Vergi Usul Kanununun 359’uncu maddesi kapsamında olduğu da gözetilerek karar verilmesi gerekeceğinden, vergi ziyaı cezasının kaldırılması yolundaki hüküm fıkrasının da yeniden karar verilmek üzere bozulması gerekmiştir”.

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu 2009/59 Esas, 2009/397 Karar ve 03/07/2009 Tarihli Kararında ise gizleme nedeniyle KDV indirimlerinin reddi ve 3 kat kesilen cezayı onamıştır.

“Gerçek bir teslime dayanmayan fatura düzenleyen şirketten alınan faturaların tespitini engellemek amacıyla şüpheli bir şekilde meydana gelen yangın nedeniyle defter ve belgelerini ibrazdan kaçındığı, bu durumun ise Vergi Usul Kanunu’nda değinilen mücbir sebep hali olarak kabulünün mümkün olmadığı hem vergi mahkemesince hem de Danıştay Dokuzuncu Dairesince kabul edilmiştir. Bozma kararı ve ısrar hükmü, kesilmesi gereken cezanın miktarını belirleyen eylemin nitelendirilmesiyle ilgilidir.

Vergi Usul Kanunu’nun 253. maddesinde, bu Kanuna göre defter tutmak mecburiyetinde olanların, tuttukları defterlerle üçüncü kısımda yazılı vesikaları ilgili bulundukları yılı izleyen takvim yılından başlayarak beş yıl süre ile muhafaza etmek; 256. maddesinde ise, mükelleflerin muhafaza etmek zorunda oldukları her türlü defter, belge ve kayıtları muhafaza süresi içinde yetkili makam ve memurların talebi üzerine ibraz ve inceleme için arz etmek zorunda oldukları hükme bağlanmıştır. Katma değer vergisi indiriminin yapılabilmesi ise indirim konusu yapılan verginin yüklenildiğinin 3065 sayılı Yasa’nın 29 ve 34. maddelerinde öngörüldüğü şekilde belgelendirilmesi koşuluna bağlanmıştır. Davacı adına, indirim konusu yapılan vergilerin gerçekten yüklenildiğinin defter ve belgelerin ibrazı suretiyle kanıtlanamaması nedeniyle salınan katma değer vergisi yönünden davanın reddine ilişkin hüküm fıkrasına yöneltilen temyiz isteminin reddi yolundaki kararla defter ve belgelerin hukuken korunmayı gerektiren bir nedene dayanmaksızın ibraz edilmediği de kabul edilmiş olmaktadır.

Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesinin (a-2) işaretli bendinde, varlığı noter tasdik kayıtları veya sair suretlerde sabit olduğu halde defter ve belgelerin vergi incelemesi yapmaya yetkili kimselere ibraz edilmemesi eylemi olarak tanımlanmış ve vergi kanunlarına göre tutulan veya düzenlenen ve saklama ve ibraz mecburiyeti bulunan defter ve belgeleri gizleyenler hakkında 359. madde hükümlerinin uygulanacağı kurala bağlanmıştır. Aynı Yasanın 344. maddesinin üçüncü fıkrasında ise vergi ziyaına 359. maddedeki fiillerle yol açılması halinde vergi ziyaı cezasının üç kat uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Bu nedenle davaya konu yapılan vergi ziyaı cezasının, üzerinden hesaplandığı katma değer vergisinin üç katı üzerinden kesilmesinde aykırılık görülmeyerek verilen ısrar hükmünde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 2010/707 Esas, 2012/618 Karar ve 26/12/2012 Tarihli Kararının konuya ilişkin hükümleri aşağıdaki gibidir. Karar önceki kararların aksi yönde olup, hiçbir mücbir sebep bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının daha sonra dava aşamasında bunları mahkemeye ibraz edebileceği yönündeki istemi vergi incelemesinden amaçlanan sonuçların ortadan kaldırılmasına sebebiyet verebileceğinden ve Katma Değer Vergisi Kanunu ile getirilen esaslara uygun olmadığından, ara kararı ile defter ve belgelerin mahkemeye ibrazının istenmesi ve bu defter ve belgeler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak karar verilmesi hukuka uygun görülmemiştir.

“Defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmemesi nedeniyle katma değer vergisi indirimleri kabul edilmeyen davacı adına Ocak ilâ Mayıs ve Ağustos ilâ Aralık 2003 dönemleri için re’sen salınan ve gecikme faizi eklenerek kesilen üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergilerine karşı açılan davada; bilirkişi raporunda tespit edilen ödenmesi gereken katma değer vergileri ile bu vergilerin üç katı tutarındaki vergi ziyaı cezaları dışında kalan vergilendirmenin kaldırılması yolundaki ısrar kararı vergi idaresi tarafından temyiz edilmiştir.

Vergi mahkemelerinin vergi idaresine ait vergi incelemesi ve karşıt inceleme yapma yetkisinin kullanılışının hukuka uygunluğunu denetlemekle yetinecekleri; onların yerine geçerek, vergi incelemesi ve karşıt inceleme yoluyla defter kayıtlarının ve bu kayıtların dayanağı olan belgelerin gerçek durumla uyumlu olup olmadıklarını araştıramayacakları tabiidir.

Bunun sonucu olarak, vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elamanına ibraz edilmediği için, biçimselliğinin gerçek mahiyetle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, çıkan uyuşmazlık dolayısıyla açılan idari davada, karşıt inceleme yetkisi bulunmayan idari yargı yerince, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan gerçek mahiyetin biçimselliğe feda edilmesi anlamına gelir ki, vergiyle ilgili muamelelerinin gerçek mahiyetlerini vergi idaresinin denetiminden kaçırmayı düşünen vergi mükelleflerinin, bunu sağlamak amacıyla, defter ve belgelerinin inceleme elemanı yerine yargı yerlerine ibrazını yeğlemelerine yol açabilecek böyle bir anlayışa Kanun Koyucu’nun izin vereceği düşünülemez. Bu bakımdan; gerçek mahiyetle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan defter ve belgelere dayanılarak, bir idari davada, davacı lehine karar verilemez.

Diğer taraftan idari yargı yerinin görevi idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğu halde, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme ve araştırma sonucuna göre maddi olayda değişiklik olabileceğinden, uyuşmazlık hakkında karar verilmesi halinde idari yargı yerinin görevini belirtilen şekilde yerine getirdiği de söylenemez.

Öte yandan; Katma Değer Vergisi Kanununun 34’üncü maddesinin 1’inci fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği öngörülmüş; aynı Kanunun 29’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasında da, indirim hakkının, vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak şartıyla, ilgili vesikaların kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde kullanılabileceği hükmü yer almış olup; buna göre, indirim hakkının, ilgili vesikaların anılan süre içerisinde yasal defterlere kaydedilmesi koşuluyla kullanılması olanaklı bulunmaktadır. Oysa; inceleme elemanına ibraz edilmeyen defterlerdeki kayıtların yasada öngörülen süre içerisinde yapıldığının, bu sürenin sona ermesinden sonra, mahkemece tespiti de olanaksızdır.

Olayda; temyize konu karara dayanak alınan defter ve belgelerin, davacıya usulüne uygun olarak tebliğ edilen yazı ile ibraz edilmesi istenilmiş olmasına rağmen, inceleme elemanına ibraz edilmediği sabittir. Davacı, ibraz etmeme keyfiyetine gerekçe olarak, hiçbir neden göstermediği gibi sadece şifahi olarak evrak, belgeler ile mal alış ve satış faturalarını inceleme elemanına götürdüklerini ancak, gerek olmadığı ifade edilerek alınmadığını ileri sürmektedir. Defter ve belgelerin muhafaza biçim ve süreleri ile ibraz yükümlülüğünü düzenleyen yasal hükümler karşısında, ileri sürülen bu hususların haklı mazeret olarak kabulü mümkün değildir.

Dolayısıyla, hiçbir mücbir sebep bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının daha sonra dava aşamasında bunları mahkemeye ibraz edebileceği yönündeki istemi vergi incelemesinden amaçlanan sonuçların ortadan kaldırılmasına sebebiyet verebileceğinden ve Katma Değer Vergisi Kanunu ile getirilen esaslara uygun olmadığından, ara kararı ile defter ve belgelerin mahkemeye ibrazının istenmesi ve bu defter ve belgeler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak karar verilmesi hukuka uygun görülmemiştir.”

Vergi inceleme elemanına defter ve belgelerin ibraz edilmemesi neticesinde KDV indirim reddine muhatap olan yükümlülerin, daha sonraki dava aşamasında defter ve belgeleri mahkemeye ibraz etme istemlerine sıkça rastlanan bir olaydır. Danıştayın ise bu konuda farklı kararlar aldığı tespit edilmektedir.

Danıştayın bazı kararlarında KDVK’nın 34. maddesinde öngörülen ön koşulların varlığı defter kayıtları ve alış belgelerinin ibraz edilmemesi nedeniyle saptanamamış olsa da, gerçekten yüklenildiği için indirim konusu yapılan bir katma değer vergisi indiriminin salt ön koşulun varlığı kanıtlanamadığı için önlenmesi, katma değer vergisinin yansıma ve nihai tüketici üzerinde kalma özelliğini bozacağı gerekçesiyle incelenmesini ve mahkemeye sunulan defter ve belgeler hakkında vergi idaresinin bilgi ve tespitlerine de başvurarak karar verilmesi gerektiği şeklindedir.

Keza, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 26/12/2012 Tarihli 2010/707 Esas, 2012/618 Karar sayılı en son kararında, hiçbir mücbir sebep bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının daha sonra dava aşamasında bunları mahkemeye ibraz edebileceği yönündeki istemi vergi incelemesinden amaçlanan sonuçların ortadan kaldırılmasına sebebiyet verebileceğinden ve Katma Değer Vergisi Kanunu ile getirilen esaslara uygun olmadığından, ara kararı ile defter ve belgelerin mahkemeye ibrazının istenmesi ve bu defter ve belgeler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak karar verilmesini hukuka uygun görmemiştir.

Buna karşın, 25 Temmuz 2019 tarihli ve 30842 Sayılı Resmi Gazete yayımlanan Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, E: 2013/3, K: 2019/1 Kararında,

Mücbir sebebin varlığı halinde; defter ve belgelerin mücbir sebep dolayısıyla ibraz edilmemesinin re’sen tarh nedeni olduğu, ispat külfeti açısından ise, içtihatların; mücbir sebebin varlığı halinde mükelleflerin ibraz ödevini yerine getirmelerinin beklenemeyeceği ve indirim konusu yapılan vergilerin, alış belgelerinde ayrıca gösterilmiş olmasını ispatlama yükümlülüğünün de bulunmadığı,

Mücbir sebep olmaksızın defter ve belgelerini, incelemeye yetkili olan inceleme elemanlarına ibraz etmeyen katma değer vergisi mükellefleri adına yapılan cezalı tarhiyatlara karşı açılan davalarda; davacılar tarafından, vergilendirme dönemine ilişkin yasal defterler ve belgelerin mahkemeye sunulabileceğinin ileri sürülmesi halinde, bu defter ve belgeler davacıdan istenilip, defterlerdeki kayıtlar incelenip, bu kayıt ve belgeler hakkında davanın diğer tarafı olan vergi idaresinin görüşü ve saptamaları da alınarak yapılacak hukuki değerlendirmeye göre karar verilmesi gerektiği

yönünde karar vermiştir.

Mücbir Sebeplerin Varlığında Defter Ve Belge İbrazı Edilmemesi KDV İndirimlerinin Reddine İmkan Bulunmamaktadır:

Mücbir sebep halinin varlığının ispatı, mutlak bir şekil şartına bağlanmamış olup, ticaret mahkemelerinden alınacak zayi belgesiyle ispat edilebileceği gibi, olayın özelliğine göre ilgili resmi makamlardan alınan ve hukuken itibar edilebilir nitelikteki belgelerle de ispat edilebilir. İspat vasıtalarının niteliği, olayın özelliğine göre, görevli yargı yerlerince değerlendirilecektir.

Buna göre, katma değer vergisi indiriminden yararlanmış bir mükellefin beyanlarının doğru olup olmadığının tespiti amacıyla, defter ve belgelerinin ibrazı istenildiğinde, 213 sayılı Kanun’da tanımlanmış mücbir sebep hallerinden biri sebebiyle defter ve belgeleri zayi olan bir mükellefin, ibraz ödevini yerine getirmesi beklenemez. Böyle bir nedenden dolayı, ibraz ödevini yerine getiremeyen mükellefin katma değer vergisi indirimlerinin reddi suretiyle adına tarhiyat yapılması ve ceza kesilmesi hukuka uygun düşmeyecektir.

Defterlerle birlikte zayi olan ve katma değer vergisi indirimine esas olan alış belgelerinin, alış yapılan mükelleflerden temin edilerek inceleme elemanına veya mahkemeye ibrazını beklemek de gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Zira, alım yapılan mükelleflerin bazen faaliyetini terk etmeleri veya bulunamamaları, bazen de belge asıllarını vermemeleri gibi sebeplerle bu belgeler temin edilememektedir. Dava aşamasında mahkemece, bu belgelerin temin edilmesinin davacıdan istenildiği durumlarda, alım yapılan mükelleflerin defter belge saklama yükümlülük süresi de çoğu zaman dolduğundan, istenilen belgelerin temin edilmesi imkansız hale gelmektedir.

Bu durumda, mücbir sebebin varlığı halinde;

1-Defter ve belgelerin mücbir sebep dolayısıyla ibraz edilmemesinin re’sen tarh nedeni olduğuna oyçokluğuyla,

2-İspat külfeti açısından ise, içtihatların; mücbir sebebin varlığı halinde mükelleflerin ibraz ödevini yerine getirmelerinin beklenemeyeceği ve indirim konusu yapılan vergilerin, alış belgelerinde ayrıca gösterilmiş olmasını ispatlama yükümlülüğünün de bulunmadığı yolundaki Vergi Dava Daireleri Kurulunun 13.12.2017 tarih ve E:2017/428, K:2017/636 sayılı kararı doğrultusunda birleştirilmesine 11.12.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verilmiştir.

Bahsi geçen kararda Davacı şirketin arşiv olarak kullandığı binanın su basması nedeniyle, defter ve belgelerinin okunamaz ve kullanılamaz durumda olduğu, gerek Jandarma Karakol Komutanlığı, Zabıta Amirliği ve İtfaiye Müdürlüğü tarafından düzenlenen tutanaklarla, gerek Sarıyer 2. Asliye Hukuk Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporla ortaya konularak, 213 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca mücbir sebep halinin varlığının ispatlandığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu durumda davacıdan, defter ve belgelerini ibraz ederek alış belgelerini defterlerine kaydettiğini belgelemesi beklenemeyeceği gibi katma değer vergisi indirimleri kabul edilmeyen davacının, indirim uygulama koşullarından ikincisi olan, indirim konusu yapılan vergilerin alış belgelerinde ayrıca gösterilmiş olmasını kanıtlama yükümlülüğü de bulunmadığından, ibraz ödevinin yerine getirilmediği gerekçesiyle yapılan tarhiyata karşı açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararı bozulmuştur.

Mücbir Sebeplerin Olmadığı Ortamlarda Mahkemeye Defter ve Belge İbrazı

Davacılar tarafından daha önce vergi idaresine ibraz edilmeyen defter ve belgelerin, gerçek bir ticari harekete ve teslime dayanıp dayanmadığı konusundaki saptama ancak, her türlü imkan ve yetki ile donatılmış vergi idaresi tarafından yapılacak incelemeyle ortaya konulabileceğinden, vergi mahkemesine sunulacak defter ve belgeler hakkında vergi idaresinin bilgi ve tespitlerine başvurulması bu amacın sağlanması için gereklidir.

Yaptığı vergilendirmeye karşı açılan davanın tarafı olan vergi idaresinin, ancak yargılama sırasında ulaşabileceği defter ve belgeler hakkında gerek biçimsel yönden, gerekse belgelerin temsil ettiği hukuki muamelelerin gerçekliği konusundaki saptamaları, kendisine Vergi Usul Kanunu’nun tanıdığı yetki ve tekniklere göre yapacağında kuşku yoktur. Vergi mahkemesi tarafından, yukarıdaki saptamalardan sonra durum gerektirdiği takdirde diğer kanıtların, 2577 sayılı Kanun’un 31. maddesinin birinci fıkrası uyarınca elde edilmesi mümkündür. Burada yargı organınca, idarenin yerine geçerek herhangi bir inceleme yapılmamakta, ödenmesi gereken verginin doğruluğu konusunda yargısal denetim yapılmakta olup, bu da İdari Yargılama Usulü Kanunu’ndan doğmaktadır.

Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararına göre mücbir sebep olmaksızın defter ve belgelerini, incelemeye yetkili olan inceleme elemanlarına ibraz etmeyen katma değer vergisi mükellefleri adına yapılan cezalı tarhiyatlara karşı açılan davalarda; davacılar tarafından, vergilendirme dönemine ilişkin yasal defterler ve belgelerin mahkemeye sunulabileceğinin ileri sürülmesi halinde, bu defter ve belgeler davacıdan istenilip, defterlerdeki kayıtlar incelenip, bu kayıt ve belgeler hakkında davanın diğer tarafı olan vergi idaresinin görüşü ve saptamaları da alınarak yapılacak hukuki değerlendirmeye göre karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşıldığından, bu konuda oluşan içtihat aykırılığının, Vergi Dava Daireleri Kurulunun 13.12.2017 tarih ve E:2017/627, K:2017/623 sayılı kararı doğrultusunda birleştirilmesine, 12.12.2018 tarihli birinci toplantıda karar yeter sayısı sağlanamadığından 08.02.2019 tarihli ikinci toplantıda mevcudun oyçokluğuyla karar verilmiştir.

Atıf yapılan yargı kararında ise incelenen davanın çözümü, davacı tarafın davasına kanıt olmak üzere ilk derece yargı yerine sunabileceğini bildirdiği ancak, daha önce vergi idaresine ibraz edilmemiş defter ve belgelerin gerçekten yapılmış bir teslime dayanıp dayanmadığının ortaya konulmasına bağlı olup, vergi idaresinin, ancak yargılama sırasında ulaşabildiği bu defter ve belgeler üzerinde, gerek biçimsel yönden, gerekse belgelerin temsil ettiği hukuki muamelelerin gerçekliği konusundaki saptamaları, Vergi Usul Kanunu’nun kendisine tanıdığı yetki ve tekniklere göre yapacağında kuşku yoktur.

Bu durumda, vergi mahkemesince, davacının, dava dilekçesinde ibraz edebileceğini belirttiği defter ve belgeleri istenerek, ibraz edilecek belgelerden vergi idaresi de haberdar edilerek, vergilendirmenin konusunu oluşturan katma değer vergisi indiriminin dayandığı faturalarda bu verginin ayrıca gösterilip gösterilmediği, belgelerin yasal defterlere usulüne göre kaydedilip edilmediği ve temsil ettiği hukuki muamelenin gerçek olup olmadığına ilişkin herhangi bir saptama yapılmadan verilen ısrar kararında hukuka uygunluk bulunmadığı gerekçesiyle Vergi Mahkemesi kararı bozulmuştur.

Dip Notlar:

– Bu Makale, YMM Ali ÇAKMAKCI ile SMMM Semra KÖSEER Tarafından hazırlanan “Sahte Belge Ve Vergi Kaçakçılık Suçları” (Seçkin Yayıncılık-2019) Kitap Çalışmasından alınmıştır.

Devamı: Vergi Kaçakçılık Suçlarından Defter-Belge Gizleme Suçu ve Hukuki Sonuçları (2) – Ali ÇAKMAKÇI, YMM Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Yaklaşan Değerli Konut Vergisi Beyanı Hakkında Bilinmesi Gerekenler ve Tereddüt Edilecek Hususlar – Hamza ERTEKİN, E. Vergi Dairesi Müdür Yrd.

Yaklaşan Değerli Konut Vergisi Beyanı

Hamza ERTEKİN
E.Vergi Dairesi Müdür Yrd.
hamzaertekin@bbdas.com.tr
Yazar Hakkında

1. Değerli Konut Vergisi’nin (DKV) Kapsamı Ve Yasal Dayanağı Nedir?

– Yeni bir erteleme olmaması durumunda; 2021 yılında 5.227.000 TL üzerinde bina emlak vergi değerine sahip (muafiyet kapsamı dışında kalan), Türkiye’de bulunan konutlar için, 02.2021 tarihine kadar “Değerli Konut Vergisi Beyannamesi” verilmesi gerekecek,

7194 sayılı Kanun ile 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun Dördüncü Kısmı’na eklenilen 42-49’uncu maddeler ile getirilen ve daha sonra 20.02.2020 tarih 31045 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “7221 sayılı Coğrafi Bilgi Sistemleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile üzerinde değişiklikler yapılan ‘Değerli Konut Vergisi” uygulamasına bu yıl başlanılacak,

– İlk çıkarıldığında; 2020 yılına ilişkin 2020 yılında başlaması gereken mükellefiyet ve beyanname verme zorunluluğu, 7221 sayılı Kanun ile 1319 sayılı Kanun’a eklenilen Geçici 24’üncü madde ile 2021 yılına ertelenmişti,

– Uygulamaya ilişkin usul ve esasların, Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından çıkarılacak tebliği ile düzenlenmesi beklenilmekte olup, Cumhurbaşkanı tarafından bu verginin uygulama süresini bir yıla kadar erteleme yetkisi bulunduğundan, bu yetkinin kullanılıp kullanılmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

2. Değerli Konut Vergisinin Mükellefi Kimdir?

– Değerli konut vergisinin mükellefi; mesken nitelikli taşınmazların maliki, varsa intifa hakkı sahibi, her ikisi de yoksa mesken nitelikli taşınmaza malik gibi tasarruf edenlerdir,

– Paylı mülkiyette ve elbirliği mülkiyette, matrahın hesabında mesken nitelikli taşınmazın toplam değeri esas alınacak olup, bir mesken nitelikli taşınmaza paylı mülkiyet hâlinde malik olanlar, hisseleri oranında mükellef olacaklar,

– Elbirliği mülkiyette malikler vergiden müteselsilen sorumlu olacaklar,

– Değerli konut vergisi mükellefiyeti; mesken nitelikli taşınmazın bina vergi değerinin 42 nci maddede belirtilen tutarı aştığı tarihi, 33 üncü maddenin (1) ila (7) numaralı fıkralarında yazılı vergi değerini tadil eden sebeplerin doğması hâlinde bu değişikliklerin vuku bulduğu tarihi, muafiyetin sukut ettiği tarihi, takip eden yıldan itibaren başlayacak,

– Yanan, yıkılan, tamamen kullanılmaz hâle gelen veya vergiye tabi iken muaflık şartlarını kazanan mesken nitelikli taşınmazlardan dolayı mükellefiyet, bu olayların vuku bulduğu tarihi takip eden taksitten itibaren sona erecektir.

3. Vergiden Muaf Olan Konutlar Hangileridir?

– Genel ve özel bütçeli idarelerin, belediyelerin, üniversitelerin ve TOKİ Başkanlığının maliki veya intifa hakkına sahip olduğu mesken nitelikli taşınmazlar,

– Türkiye sınırları içinde mesken nitelikli tek taşınmazı olanlar ile birden fazla mesken nitelikli taşınmazı bulunanların, değerli konut vergisi konusuna giren en düşük değerli mesken nitelikli tek taşınmazı (intifa hakkına sahip olunması hâli dâhil) (Bu hüküm, belirtilen kişilerin tek meskene hisse ile sahip olmaları hâlinde hisselerine ait kısım hakkında da uygulanır.)

– Yabancı devletlere ait olup elçilik ve konsolosluk olarak kullanılan mesken nitelikli taşınmazlar ile elçilerin ikametine mahsus mesken nitelikli taşınmazlar ve bunların müştemilatı (karşılıklı olmak şartıyla) ve merkezi Türkiye’de bulunan milletlerarası kuruluşlara, milletlerarası kuruluşların Türkiye’deki temsilciliklerine ait mesken nitelikli taşınmazlar,

– Esas faaliyet konusu bina inşası olanların işletmelerine kayıtlı bulunan ve henüz ilk satışa, devir ve temlike konu edilmemiş yeni inşa edilen mesken nitelikli taşınmazlar (arsa karşılığı inşaat işlerinde sözleşme gereği taahhüt işini üstlenen müteahhide kalan mesken nitelikli taşınmazlar dâhil) (bu taşınmazların kiraya verilmesi veya sair surette kullanılması hâlleri hariç)

4. Konutların Değeri Neye Göre Belirlenecek?

– Konutların değeri; 1319 sayılı Kanunun 29’uncu maddesine göre belirlenen bina vergi değeri esas alınarak belirlenecek olup, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen değerler dikkate alınmayacaktır.

5. Değerli Konut Vergisi Beyannamesi Nereye Ve Ne Zaman Verilecek?

2021 yılı için 5.227.000 TL’nin üzerinde konuta sahip olanlar (muaf olanlar hariç), 20 Şubat 2021 tarihine kadar Değerli Konut Vergisi Beyannamesi verecekler,

– Beyannamenin, taşınmazın bulunduğu yerdeki Gelir İdaresi Başkanlığı’na bağlı yetkili vergi dairesine verileceği Kanun’da belirtilmiş ise de; yetkili vergi dairesi belirlemesi ve birden fazla ilde değerli konuta sahip olunması durumunda beyanın toplu olarak mı, yoksa ayrı ayrı mı verileceği gibi hususlarda Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından açıklama beklenilmektedir,

– Yıl içerisinde mükellefiyetin başlamasını gerektirecek durumun meydana gelmesi hâlinde, mükellef tarafından takip eden yılın beyanname verme süresi içerisinde ilgili vergi dairesine beyanname verilir,

– Elbirliği mülkiyetinde mükellefler müşterek beyanname verebilecekleri gibi, münferiden de beyanname verebilirler. Paylı mülkiyet hâlinde ise beyanname münferiden verilecektir,

– Verginin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye, muafiyetlerin uygulanmasında aranacak belgeleri tespit etmeye, beyanname verme ve ödeme sürelerini üç aya kadar uzatmaya, beyannamenin verileceği yetkili vergi dairesini, beyannamenin şekil, içerik ve eklerini belirlemeye ve verginin beyanname aranmaksızın tahakkuk ettirilmesine Hazine ve Maliye Bakanlığı yetkili olup, Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından çıkarılacak bir Tebliğ ile uygulamaya yön verilmesi beklenilmektedir.

6. Vergi Ne Zaman Ve Nasıl Ödenecek?

– Vergi dairesi tarafından tarh ve tahakkuk ettirilecek Değerli Konut Vergisi, Şubat ve Ağustos aylarının sonuna kadar iki eşit taksit halinde ödenecektir.

7. 2021 Yılı İçin Değerli Konut Vergisi Nasıl Hesaplanacak?

– 2021 yılında uygulanacak olan 1319 sayılı Kanunun 44’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan vergi oranlarına esas mesken nitelikli taşınmaz değerlerinin alt ve üst sınırları, 2020 yılına ait değerlerin 2020 yılı için belirlenen yeniden değerleme oranının yarısı olan (%9,11/2=) %4,555 (dört virgül beş yüz elli beş) oranında arttırılması suretiyle aşağıdaki gibi tespit edilmiştir:

KONUTUN VERGİYE TABİ DEĞERİ (MATRAH) VERGİ ORANI
5.227.000 TL ile 7.841.000 TL arasında olanlar (bu tutar dahil) 5.227.000 TL’yi aşan kısmı için Binde 3
10.455.000 TL’ye kadar olanlar (bu tutar dahil) 7.841.000 TL’si için 7.842 TL, fazlası için Binde 6
10.455.000 TL’den fazla olanlar 10.455.000 TL’si için 23.526 TL, fazlası için Binde 10

– Paylı mülkiyette ve elbirliği mülkiyette, matrahın hesabında mesken nitelikli taşınmazın toplam değeri esas alınacak olup, bir mesken nitelikli taşınmaza paylı mülkiyet hâlinde malik olanlar, hisseleri oranında mükellef olurlar,

– Elbirliği mülkiyette malikler vergiden müteselsilen sorumlu olacaklardır.

8. Değerli Konut Vergisine Örnek Uygulamalar:

ÖRNEK 1: Bay (A)’nın İstanbul’da 25.000.000 TL değerinde villası bulunmakta olup, Türkiye içinde başka bir konutu bulunmamaktadır. Bay (A) nın ayrıca; Amerika’da sahibi olduğu 23.000.000 TL değerinde 1 adet malikanesi ile  İSTOÇ’ta her biri 6.000.000 TL değerinde 2 adet dükkanı bulunmaktadır. Bay (A) nın Değerli Konut Vergisi (DKV) mükellefiyetini değerlendirelim.

– Yurt dışında bulunan konutlar ile dükkan ve iş yerleri Değerli Konut Vergisi kapsamına girmemektedir,

– Kişinin durumu ve konutun değeri dikkate alınmaksızın, vergiye tabi sahip olunan tek bir konut olması durumunda, konut vergiden muaf olacağından, beyanı gereken “Değerli Konut Vergisi” bulunmamaktadır.

ÖRNEK 2: Bayan (B) nin Ünye’de 6.000.000 TL değerinde, Antalya’da 9.000.000 TL değerinde ve Muğla’da 8.000.000 TL değerinde 3 adet konutu bulunmakta olup, Değerli Konut Vergisi yönünden değerlendirelim.

– Birden fazla değerli konut vergisine tabi konutun bulunması halinde, değeri en az olan bir konut vergiden muaf olduğundan, Ünye’de bulunan konut için vergi ödenmeyecek, ancak Antalya ve Muğla’da bulunan konutlar için beyanname verilecektir,

– Konutun bulunduğu yerdeki Gelir İdaresi Başkanlığına bağlı yetkili vergi dairesine verileceği belirtildiğinden, Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından yetkili vergi dairelerinin ve birden fazla ilde değerli konut olması durumunda beyanın toplu olarak mı yoksa ayrı ayrı mı verileceği konularında açıklama yapılması beklenilmektedir,

– Bu yüzden matrahın toplu veya ayrı ayrı hesaplanması durumunda uygulanacak vergi oranı farklı olacağından hesaplama yapılamamaktadır.

ÖRNEK 3: Bay (D) nin İstanbul’da 500.000 TL ve 7.000.000 TL değerinde 2 konutu bulunmaktadır. Değerli Konut Vergisi yönünden değerlendirelim.

– Burada mükellefin kapsama giren ve girmeyen olmak üzere 2 konutu bulunmaktadır,

– Kapsama giren 2 konut olsaydı, değeri az olan muaf olacaktı,

– Kapsama giren tek konut olması durumunda da muafiyet uygulanacağından, örneğimizde olduğu gibi kapsama giren ve girmeyen 2 konut olması durumunda tek konut için beyanname verilip verilmeyeceği hususunda bir netlik bulunmamaktadır,

– Kanun metninde Türkiye sınırları içinde mesken nitelikli tek taşınmazı olanlar…” istisna edildiğinden, burada verginin kapsamına girmese de, iki konuta sahip olunduğundan kapsama giren konut için beyanname verilmesi gerektiği düşünülmektedir. Ancak bu durum, kapsama giren iki konut olması halinde birinin istisna edilmesi durumuyla bir çelişkinin de oluşturduğu düşüncesindeyiz. Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından bu çelişkiyi giderici bir açıklamanın yapılması beklenilmektedir,

– Burada vergiye tabi olduğu varsayımı ile; 7.000.000 – 5.227.000 = 1.773.000 TL vergi matrahı bulunmaktadır. 1.773.000*%03 = 319 TL vergi hesaplanmakta olup, hesaplanan bu verginin iki taksit halinde, 2.659,50 TL 2021/Şubat, 2.659,50 TL 2021/Ağustos sonuna kadar ödenmesi gerekecektir.

ÖRNEK 4: Bay (D) ile Bay (E) nin %50 hisse ile ortak olduğu; 18.000.000 TL ve 7.000.000 TL değerinde 2 adet değerli konutu bulunmakta olup, bu durumu Değerli Konut Vergisi bakımından değerlendirelim.

– Burada dikkat edilecek husus, (çıkarılacak tebliğde detaylı açıklama beklenilmekle birlikte) ortak veya paylı ya da elbirliği ile sahiplik durumlarında konutun vergiye tabi olup olmadığı hususunda, toplam değerinin esas alınacak olması hususu olup, bu değer üzerinden hesaplanacak verginin (hesaplama şekli konusunda açıklama beklenilmekle birlikte) hisselere göre hissedarlara paylaştırılması varsayımına göre,

– Bu durumda değeri 7.000.000 TL olan ikinci konut her iki ortak için de bu vergiden muaf tutulduğundan, geriye kalan 18.000.000 TL değerinde konut için her iki ortak beyanname vereceklerdir

– Verginin toplam matrah üzerinden mi, yoksa her bir ortak için ayrı ayrı mı hesaplanacağı açık olmadığından, (aksine bir düzenleme yapılıncaya kadar) toplam bedel üzerinden hesaplanacağı varsayımı ile,

– 10.455.000 TL ye kadar matrahın; (7.841.000 – 5.227.000 = 2.614.000) TL için, 2.614.000*%03= 7.842 TL ye ilave olarak,

– 10.455.000 TL ye kadar matrahın; (10.455.000 – 7.841.000=2.61.000) TL için, 2.614.000*%6=15.684 TL,

– 18. 000.000 TL matrahın; 10.455.000 TL için 23.526 TL, kalan 7.545.000 TL için (7.545.000*%010=75.450) 75.450 TL olmak üzeri toplam (23.526+75.450) 98.976 TL vergi hesaplanmış olup, her bir ortak için 49.488 TL (*)  vergi ödenmesi gerekeceği düşünülmektedir.

(*) Burada toplam konut bedelinin dikkate alınması esas alınarak, matrah belirlenmiş ancak, vergi hesaplamasının ortaklar bazında ne şekilde dikkate alınarak hangi oranın (toplam tutar mı yoksa hisseye düşen matrahın mı) dikkate alınacağı henüz belirlenmediğinden, toplam matrah üzerinden hesaplama yapılmış olup, tebliğde farklı bir düzenleme yapılması halinde, yapılacak düzenleme dikkate alınacaktır.

9. Verginin Beyanı ve Uygulanması Bakımından Tereddüt Oluşması Muhtemel Konular :

Getirilen yeni verginin beyanı ve uygulanması sırasında, aşağıda belirtilen hususlarda yeterli belirleme yapılmadığından, oluşması muhtemel tereddütlerin giderilmesi ve uygulamaya yön verilmesi açısından çıkarılacak tebliğ ile gerekli açıklamaların yapılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.

– Birden fazla beyana tabi konut olması durumunda beyannamenin toplu verilip verilmeyeceği hususunun,

– Paylı ve elbirliği halinde mükellefiyette, vergileme bakımından konutun toplam değerinin esas alınacağı belirtildiğinden, verginin ayrı ayrı beyan edilmesi durumunda her bir mükellef bakımından vergi hesaplamasının ve hangi oranın esas alınacağı hususlarının,

– Türkiye’de vergiye tabi olan ve olmayan iki adet konuta sahip olunması durumunda, (vergiye tabi iki konuttan biri muaf, vergiye tabi tek konuta sahip olunması halinde de muafiyet uygulandığından bahisle) vergiye tabi görülen tek konuta muafiyet uygulanıp uygulanmayacağı hususunun,

– 2021 yılında yapılacak vergilemede; değerli konuta sahiplilik ve mükellefiyet bakımından 2021 yılı başında sahip olunması yeterli gibi görülse de, uygulamada beyan dönemine kadar konutun satılması, veya bu sürede satın alınması yada izleyen aylarda satılması durumlarında verginin beyanı yada beyan edilmiş vergilerin ödenip ödenmeyeceği hususlarının,

Açıklanmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.

KAYNAKÇA

– 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi İle Bazı Kanunlarda Ve 375 Sayılı KHK’de Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

– 7221 sayılı Coğrafi Bilgi Sistemleri İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

– 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu.

Devamı: Yaklaşan Değerli Konut Vergisi Beyanı Hakkında Bilinmesi Gerekenler ve Tereddüt Edilecek Hususlar – Hamza ERTEKİN, E. Vergi Dairesi Müdür Yrd. Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Şüpheli (Ticari) Alacaklar ve Karşılıklarının Değerlemesi – Doğan ÇENGEL, YMM

Şüpheli (Ticari) Alacaklar ve Karşılıklarının Değerlemesi

Doğan ÇENGEL
Yeminli Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi
dogancengel@beratymm.com

Mehmet KÖSE
S.M. Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi

A-Giriş

Ticaretle uğraşan hemen hemen herkes  “paramı ödemiyor, battı, alamıyorum ben bunun vergisini ödemiştim bu alacaklarımı vergiden düşemez miyim?” yakınmalarında bulunmuştur. Özellikle tekstil, aydınlatma, yedek parça gibi birçok sektörde satışların büyük oranda vadeli oluşu bazı alacakların tahsil edilememesine ya da alacağın tahsil kabiliyetinin azalmasına neden olduğundan bu tür alacakların vergi matrahından düşülmesi hususu gündemdeki yerini korumaya devam etmektedir. Esasında bu makalemiz kapsamlı çalışmasını başlattığımız Değersiz-Şüpheli-Vazgeçilen Alacaklar başlıklı makale dizimizin sadece bir kısmıdır. Vergi Usul Kanununda (VUK) sırasıyla değersiz-şüpheli-vazgeçilen alacak müesseseleri hüküm altına alınmış olsa da çoğunlukla alacağın şüpheli hale gelmesi değersiz olmasından ya da vazgeçilmesinden daha öncesine tekabül ettiğinden şüpheli alacak müessesesinden başlamayı özelinde ise konunun oldukça tartışmalı olmasına binaen şüpheli alacakların ve karşılıklarının değerleme hususuna öncelik verdik.

Bugün makalemizde;

VUK’un 323. maddesinde yer alan “şüpheli alacaklar için değerleme gününde tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir hükmünün;  ayrılacak karşılığın, şüpheli alacağın tasarruf değerine mi işaret ettiği,

Şüpheli alacak ve şüpheli alacak karşılıklarının hangi değerleme ölçülerine göre değerleneceği,

Şüpheli alacağın dövizli olması durumunda şüpheli alacağa ve karşılığına kur değerlemesi yapılmasının mümkün olup olmadığı,

Soruları ilişkin cevapları arayacağız. Cevapları ararken kanun metnindeki kelime ve cümlelerin anlamlarına, maddenin kanunun yapısındaki yeri ile diğer maddelerle bağlantısına ve İdarenin görüşlerine dikkat edeceğiz.

Ancak cevaplara geçmeden önce VUK’un şüpheli alacaklar hükümlerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.

B-Şüpheli (Ticari) Alacaklar

Vergi mevzuatında bir alacağın şüpheli oluşu bazı şartlara, ayrılacak karşılık ise bazı sınırlamalara bağlanmış olup bu husus VUK’un 323. maddesinde düzenlenmiştir.

Ticari ve zirai kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olan;

  • Dava veya icra safhasında bulunan alacaklar;
  • Yapılan protestoya veya yazı ile bir defadan fazla istenilmesine rağmen borçlu tarafından ödenmemiş bulunan dava ve icra takibine değmeyecek derecede küçük alacaklar;

şüpheli alacak sayılarak değerleme gününün tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir.

  • Bu karşılığın hangi alacaklara ait olduğu karşılık hesabında gösterilir.
  • Teminatlı alacaklarda bu karşılık teminattan geri kalan kısımdır.

Şüpheli alacakların sonradan tahsil edilen kısımları tahsil edildikleri dönemde kar-zarar hesabına intikal ettirilir.

Görüleceği üzere bir alacağın şüpheli sayılıp sayılmama hususu mükellefin takdirinde değildir. Alacağın şüpheli sayılması durumunda ise karşılık ayırmak ihtiyaridir. Bizim üzerinde duracağımız husus ise karşılık ayırmak konusunda irade gösterilmişse ayrılacak karşılığın tutarı ile değerleme ölçüsüdür.

C-Ayrılacak Karşılık Şüpheli Alacağın Tasarruf Değeri mi?

VUK’un 323. maddesinin;

“Ticari ve zirai kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi ile ilgili olan; dava veya icra safhasında bulunan alacaklar – Yapılan protestoya veya yazı ile bir defadan fazla istenilmesine rağmen borçlu tarafından ödenmemiş bulunan dava ve icra takibine değmeyecek derecede küçük alacaklar” hükmü hangi (tutardaki) alacakların şüpheli sayılacağına (128-Şüpheli Ticari Alacaklar Hesabı),

şüpheli alacaklar için değerleme gününde tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir ile “Teminatlı alacaklarda bu karşılık teminattan geri kalan kısımdırhükümlerinin ihtiyarilik ile ne kadar karşılık ayrılacağına (129-Şüpheli Ticari Alacaklar Karşılığı)

Bu karşılığın hangi alacaklara ait olduğu karşılık hesabında gösterilir” hükmü ise muhasebe düzenine (karşılıkların alt hesap bazında takibi)

ilişkindir.

“… şüpheli alacaklar için değerleme gününde tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir” hükmüne ilk bakıldığında şüpheli alacak karşılığının tasarruf değeri kadar olması gerektiği şeklinde algılandığını görmekteyiz. Aşağıda izah etmeye çalışacağımız nedenlerle bu iki tutarın her zaman eşit olması beklenemez.

“… tasarruf değerine göre” ifadesinin tasarruf değerine eşit tutarda karşılık ayırmak değil tasarruf değerini göz önünde tutarak karşılık ayrılması anlamına geldiği görüşündeyiz. Zira edat olan “göre” ifadesi maddeye bu anlamı katmaktadır. Madde hükmünün amacı tasarruf değerinin tamamı için karşılık ayırmak olsaydı “tasarruf değerine “göre” ifadesi yerine tasarruf değeri kadar ya da tasarruf değerleriyle ifadesi kullanılırdı. Şüpheli alacağın çoğunlukla bir sonraki aşaması olarak kabul edilen VUK’un “Değersiz Alacak” başlıklı 322. maddesinde “mukayyet kıymetleriyle zarara geçirilerek yok edilirler” ifadesi kullanılmıştır. Bu örnekleri VUK’un 269. maddesi … maliyet bedelleri ile değerlenir, 273. maddesi … maliyet bedeli ile değerlenir gibi çoğaltabiliriz.

VUK’un 259. maddesine göre; değerlemede, iktisadi kıymetlerin vergi kanunlarında gösterilen gün ve zamanlarda haiz oldukları kıymetler esas tutulur. Bu hüküm değerleme gününde hala şüpheli alacağa ilişkin bir değerin var olabileceğini göstermektedir. 264. maddesine göre ise tasarruf değeri, bir iktisadi kıymetin değerleme gününde sahibi için arz ettiği gerçek değerdir. Alacak şeklen şüpheli olsa da sahibi açısından hala bir kısmının tahsili kesin olmamakla birlikte kalanından daha mümkün olabilir. Tasarruf değeri gerçek bir varlığa, karşılık ise bu varlığa ulaşmak için kullanılan araca işaret eder. Haliyle bir alacağın tamamı için karşılık ayırmak değerleme gününde bir alacağın tasarruf değerinin olmadığı sonucunu doğurur. Kanunun mükellef için gerçek bir değer taşıyan alacağı vergi matrahından düşülmesine müsaade etmesi beklenemez.

Mevduat ve krediler ile ileri vadeli senetler için somut bir tasarruf değeri hesaplama yöntemi belirlenmişken şüpheli alacaklar özelinde tasarruf değerinin ne olması gerektiği ya da nasıl hesaplama yapılması gerektiği konusunda Kanun ya da Tebliğlerde belirleme yapılmamıştır. Tasarruf değerinin dava/icra safhasındaki alacaklar için somut olarak ortaya konması pek kolay olmayabilir hatta mevcut koşullarda çoğunlukla mümkün de değildir. Kanun metninde “tasarruf değeriyle” ifadesinin yerine “tasarruf değerine göre” ifadesinin kullanılma sebebinin tasarruf değerini belirleme konusunun çoğunlukla soyut oluşuna bu nedenle de tasarruf değerinin hesaplamasını mükellefin takdirine bırakılmış olmasına bağlamaktayız. “Tasarruf değerine göre” ifadesiyle kanun maddesi ayrılacak karşılığa mükellefin takdirinde bir sınırlama getirmiştir. Bu takdirin sınırı ise tasarruf değerinin somut olarak ortaya konulabilecek kısmıdır.  

Ankara Vergi Dairesi Başkanlığı 21/02/2012 Tarih ve B.07.1.GİB.4.06.18.02-32323-7986-282 sayılı özelgesindeŞüpheli alacak karşılığı ayrılmasındaki temel unsur oluşması beklenen bir zararın varlığıdır. Kamu idare ve müesseselerinden kaynaklanan bir alacağın zamanında tahsil edilememesi durumunda, bu alacağın tahsilinin imkansız hale geldiği düşünülerek ya da tahsili mümkün olamayacağı kanaati ile dönemsellik ilkesi gereği söz konusu alacakların şüpheli alacak olarak değerlendirilip karşılık ayrılması kamu idare ve müesseselerinin borçlarını ödememesi düşünülemeyeceğinden söz konusu olamaz.” şeklindedir. Bu görüşün dayanağı İdarenin, mükellefin kamudan olan şüpheli alacağının tasarruf değerini hala koruduğuna inanmasıdır. Bahsi geçen özelge bir üst paragrafta bahsettiğimiz mükellefin takdir hakkının sınırına işaret eder. İdarenin bu görüşündeki “şüpheli alacak olarak değerlendirilip karşılık ayrılması” ifadesinden ise karşılık ayırmadan önceki safhanın şüpheli alacak olarak sayılmasına ve öteden beri gelen uygulamayı bir nebzede olsa benimsediğine işaret etmektedir.

Konuyu örneklendirecek olursak; BRT A.Ş. 100.000 TL’lik malı sektörün lider kuruluşlarından Köse A.Ş’ye 30.09.2020 tarihinde 30 gün vadeli olarak teminat almaksızın teslim etmiştir. Söz konusu malların 30.000 TL’lik kısmı istenilen niteliklere sahip olmadığından Köse A.Ş. vade tarihinde şirket politikası gereği tüm mal bedeli olan 100.000 TL’yi ödememiştir.  15.11.2020 Tarihinde BRT A.Ş’ye Köse A.Ş’ye noterden ihtarname göndermiş ancak cevap verilmemiştir. Bunun üzerine BRT A.Ş. 21.12.2020 Tarihinde ilamsız icra takibi başlatmış, Köse A.Ş. ise 25.12.2020 Tarihinde ilamsız icra takibine borcu olmadığı gerekçesiyle itiraz etmiştir (bilindiği üzere itiraz icra takibini durdurur ve alacağın takibi için dava açmak gerekir). BRT A.Ş. ise 30.12.2020 tarihinde Köse A.Ş. aleyhine dava açmıştır. BRT A.Ş. nezdinde söz konusu alacağın 70.000 TL’lik kısmının tahsilinin mümkün olduğunu (bu değere sözleşme hükümleri, işletme geçmiş deneyimleri, bilirkişi raporu, emsal yargı kararları, alınan hukuki görüşler gibi vasıtalarla ulaşılmıştır) ancak 30.000 TL’lik kısmının tahsilinin belirsiz olduğuna kanaat getirilmiştir.

Örneğimizi VUK’un 323. maddesine uyarladığımızda dava/icra safhasındaki 100.000 TL’nin şüpheli alacak sayılacağı, 70.000 TL’nin tasarruf değeri olduğu, şüpheli alacağın tasarruf değerini aşan 30.000 TL’nin ise karşılık ayrılacak tutar olduğunu değerleme gününde ise bu işlemin bilançonun 12-Ticari Alacaklar hesabına net 70.000 TL (tasarruf değeri) olarak yansıyacağını söyleyebiliriz. Mevcut uygulamada ise tasarruf değeri sıfır kabul edilerek 100.000 TL’nin tamamına karşılık ayrılmaktadır. Bu görüşün, şüpheli alacak tutarının zaten 30.000 TL olduğu mükellefin de dava/icra safhasındaki alacağın tamamından daha azına karşılık ayırabileceği şeklinde eleştirilere muhatap olması mümkündür. Ancak VUK’un 323. maddesinin “Dava veya icra safhasında bulunan alacaklar … şüpheli sayılır” hükmünden hareketle 100.000 TL’nin şüpheli sayılmasına bir engel olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak savunduğumuz bu görüş yukarıda bahsi geçen 70.000 TL’nin sonraki dönemlerde karşılık ayırmak istenmesi sebebiyle (İdarenin dava/icra safhasına geçildiği tarihi içine alan dönemde karşılık ayrılabileceği sonraki dönemlerde karşılık ayrılamayacağı şeklindeki uygulaması nedeniyle) mükellefin mağduriyetine neden olabilir. Şüpheli durumdaki alacağın değerleme gününde hala tahsil kabiliyetinin kuvvetli olabileceği, kanunda yukarıda bahsettiğimiz üzere mükellefe tasarruf değerinin tespiti hususunda sınırlı da olsa takdir yetkisi verdiği, bu takdir yetkisinin özü itibariyle dönemsellik ilkesini ihlali anlamında gelmediği aksinin mükellef nezdinde hak kaybına neden olacağı gerekçeleriyle İdarenin bu görüşüne katılmamaktayız.

Yukarıda yaptığımız açıklamalar çerçevesinde bizde oluşan kanaat karşılığın tasarruf değeri kadar değil tasarruf değerini aşan kısmı kadar ayrılması gerektiği yönündedir. Ancak tasarruf değerinin ölçümündeki belirsizlik, çoğunlukla da mükellef nezdinde tasarruf değerinin sıfır oluşu, mükellefin vergi incelemelerinde tasarruf değerinin tespitine ilişkin eleştiriye muhatap olmaması (kamudan alacaklar hariç), öteden beri gelen uygulamanın yerleşik hale gelmesi gibi sebeplerle şüpheli alacağa ayrılacak karşılığın şüpheli alacak kadar olması gerektiği algısına neden olmuştur.

D-Şüpheli Alacak Ve Şüpheli Alacak Karşılıkları Nasıl Değerlenir?

1-Şüpheli Alacaklar

VUK’un 323. maddesinde “…. şüpheli alacak sayılarak değerleme gününün tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir” ifadesi kullanılmıştır. Bu hükümden hareketle şüpheli alacakların tasarruf değeriyle değerleneceğine dair görüşler bulunmaktadır. VUK’un “İktisadi İşletmelere Dahil Kıymetleri Değerleme” başlıklı 269 ile Mük. 290 Madde aralığında şüpheli alacaklar ve şüpheli alacak karşılığının tasarruf değeriyle değerleneceğine dair hüküm bulunmamaktadır. Söz konusu 323. madde ise VUK’un “Amortismanlar” kısmının “Alacaklarda ve Sermayede Amortisman” başlıklı ikinci bölümünde yer almaktadır.  Bu maddenin içeriği ve VUK’daki yeri göz önünde bulundurulduğunda şüpheli alacağın ne şekilde değerlemeye tabi tutulacağından ziyade şüpheli alacağın hangi esaslara göre karşılık ayırarak vergi matrahından düşüleceğine ilişkindir. VUK’un 265. maddesine göre mukayyet değer, bir iktisadi kıymetin muhasebe kayıtlarında gösterilen hesap değeridir. Şüpheli alacaklar için başkaca özel hüküm bulunmadığından bu alacakların da diğerleri gibi dövizli olup olmaması dikkate alınarak değerleme gününde VUK’un 280 ve 281. maddelerine göre (TL için mukayyet, yabancı para için TCMB döviz alış kuru) değerlenmesi gerekir.

2-Şüpheli Alacak Karşılıkları

VUK’un 288. maddesinde karşılıkların mukayyet değerleriyle pasifleştirilmek suretiyle değerleneceği, amortisman kayıtları hakkındaki özel hükümlerin ise mahfuz olduğu ifade edilmiştir.  Şüpheli alacağa ilişkin hükümler ise VUK’un “Amortismanlar” başlıklı üçüncü kısım “Alacaklarda ve Sermayede Amortisman” başlıklı ikinci bölümde yer aldığından VUK’un 288. maddesinden bağışık tutulmalıdır. Yukarıda da izah etmeye çalıştığımız üzere ayrılacak karşılık şüpheli alacağın tasarruf değerini aşan kısım olup şüpheli alacak karşılığının VUK’un 280, 281 ve 323. maddeleri birlikte dikkate alındığında değişkenlere (şüpheli alacak ve şüpheli alacağın tasarruf değeri) bağlı kendine has bir değerleme ölçüsü bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle şüpheli alacak karşılığının gerek VUK’un 288. maddesinde belirtilen mukayyet değeriyle gerekse VUK’un 323. maddesine atıf yapılarak tasarruf değeriyle değerleneceği şeklindeki görüşlere katılmıyoruz. Bu durum karşılığın şüpheli alacağın akıbetine tabi olmasının doğal sonucudur. İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığının 21/06/2012 Tarih ve B.07.1.GİB.4.34.19.02-105[323-2012/VUK-1- . . .]-1942 sayılı özelgesinde “karşılığın asıl alacağın akıbetine tabi olduğu” yönünde olup görüşümüzle uyumludur.

Yaptığımız açıklamaları daha da basitleştirecek olursak şüpheli alacak ve karşılığı neti bilançoya şüpheli alacağın tasarruf değeri kadar yansıyacaktır.

E-Değerleme Gününde Karşılıklar İçin Kur Farkı Ayrılır mı?

Döviz cinsinden alacakların dönem sonunda değerlenmesi nedeniyle oluşacak kur farkları da asıl alacağın akıbetine tabi olduğundan asıl alacak şüpheli hale geldikten sonra bu alacağa bağlı olarak oluşan kur farkları için de şüpheli alacak karşılığı ayrılması mümkündür. Ancak, döviz cinsinden alacakların dönem sonunda değerlenmesi nedeniyle kambiyo zararı oluşması durumunda şüpheli alacakların, oluşan kambiyo zararı kadar azaltılması ve ayrılan şüpheli alacak karşılıklarının da kambiyo zararı kadar azaltılarak konusu kalmayan bu karşılıkların gelir hesaplarına intikal ettirilmesi gerekmektedir (Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığının 24/02/2016 Tarih ve 64597866-105[280-2016]-3601 sayılı özelgesi). İdarenin bu görüşü önceki bölümlerde yaptığımız açıklamalarla uyumludur.

Dönem sonlarında yabancı paralı şüpheli alacaklara kur farkı hesaplandığında kur farkı geliri (128 Hesap /646 Hesap) doğmakta, kur farkına karşılık ayrıldığında ise gider kaydı (654 Hesap / 129 Hesap) oluşmakta sonuç olarak dönem karı/zararı ile vergi matrahı etkilenmemektedir. Oluşacak kur farklarının kar/zararla ilişkilendirmeden 128 Hesap / 129 Hesap şeklinde direkt muhasebeleştirilmesinde bir sakınca görmemekteyiz. Ancak VUK’un 323. maddesinde belirtilen şartları sağladığı halde ilgili dönemde karşılık ayrılmadığı gerekçesiyle sonraki dönemde de karşılık ayrılamayacağı görüşü döneminde ayrılmayan karşılığın kur farkı için de karşılık ayrılamayacağı sonucuna ulaşılmasına neden olur ki bu durumda mükellefin mağduriyetini arttırır.

F-Sonuç

Şüpheli alacaklar için karşılık ayırmak mükellef için yararlanılması ihtiyari olan bir haktır. Şartları sağlaması kaydıyla olması gerekenden daha az karşılık ayırmaya kanunen bir engel bulunmamaktadır. Alacağın senetli/senetsiz oluşunun da önemi bulunmamaktadır. Bir alacağın kanunen şüpheli alacak sayılması teminat hükmü dışında tamamına karşılık ayrılabileceği şeklinde öteden beri gelen uygulama mevcuttur. Şüpheli alacakların değerleme gününde tasarruf değerleriyle, karşılıkların ise mukayyet /tasarruf değerleriyle değerleneceği şeklinde görüşler bulunmaktadır. Ayrıca şüpheli alacak karşılıkların kur değerlemesi hakkında dönemsellik ilkesi ile değerleme temelinde tereddütler yaşanmaktadır. Bu hususlarla ilgili bizde oluşan görüş ise aşağıda paylaştığımız gibidir.

VUK’un 323. maddesindeki “… dava/icra safhasındaki …” hükmü hangi alacakların şüpheli sayılacağına,  aynı maddenin “şüpheli alacaklar için değerleme gününde tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayrılabilir” hükmü ise şüpheli alacakların ne kadarına karşılık ayrılacağına ilişkindir.

Kanunun tasarruf değeri, değerleme hükümleri ile 323. maddesindeki şüpheli alacaklara ilişkin hükümleri (… tasarruf değerine göre ifadesi) birlikte değerlendirildiğinde şüpheli alacaklar ile şüpheli alacaklar karşılıklarının eşit olmayabileceği, ayrılacak karşılığın tasarruf değeri değil şüpheli alacağın tasarruf değerini aşan kısmı olduğu, aynı zamanda aşan bu kısmın bilançonun 12-Ticari Alacaklar Hesabına yansıdığı, kanunun “tasarruf değerine göre” ifadesiyle tasarruf değerinin çoğunlukla soyut olmasından kaynaklı mükellefin takdirinde olan bir sınırlama getirdiği, takdir sınırının ise tasarruf değerinin somut olarak ortaya konulabilecek kısmı olduğu, İdarenin şüpheli alacak şartlarını sağlayan kamudan olan alacakların tasarruf değerini kaybetmediğinden kaynaklı karşılık ayrılamayacağı görüşünün kanaatimizi desteklediği, kanunun mükellef için gerçek bir değer taşıyan alacağı vergi matrahından düşülmesine müsaade etmesinin beklenemeyeceği şeklindedir. Ancak bu görüşümüz tasarruf değerinin sonraki dönemlerde azalmasından kaynaklı karşılığın ikmali gerekeceğinden İdarenin mevcut dönemsellik yaklaşımı nedeniyle eleştiriye neden olabilir.

VUK’un 323. maddesinin içeriği ve kanundaki yeri göz önünde bulundurulduğunda şüpheli alacağın değerleme ölçüsünden ziyade hangi alacakların şüpheli olduğuna ve ne kadarına karşılık ayırılması gerektiğine işaret ettiği, bu nedenle şüpheli alacakların tasarruf değeriyle değerlenemeyeceği, alacaklar için belirlenmiş genel hükümlere tabi olduğu yani dövizli olup olmaması dikkate alınarak VUK’un 280 ve 281. maddelerine göre (TL için mukayyet, yabancı para için TCMB döviz alış kuru) değerlenmesi gerektiği görüşündeyiz.

VUK’un 288. maddesinde karşılıkların mukayyet değerleriyle pasifleştirilmek suretiyle değerleneceği, amortisman kayıtları hakkındaki özel hükümlerin ise mahfuz olduğu hükmedilmiştir. Görüşümüz amortisman niteliği taşıyan şüpheli alacak karşılığının  şüpheli alacağın akıbetine tabi olduğu bu nedenle VUK’un 280, 281 ve 323. maddeleri birlikte dikkate alınarak değişkenlere bağlı kendine has bir değerleme ölçüsü bulunduğu ve 288. maddesine göre  (mukayyet değeriyle) değerlenemeyeceği yönündedir.

Yukarıdaki iki paragraf birlikte değerlendirildiğinde ise yabancı paralı şüpheli alacaklara ve karşılıklarına kur farkı ayrılması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Ancak bu kar/zararda ve vergi matrahında bir değişikliğe yol açmaz.

Kaynakça

– Vergi Usul Kanunu,

– Ankara Vergi Dairesi Başkanlığı 21/02/2012 Tarih ve B.07.1.GİB.4.06.18.02-32323-7986-282 sayılı özelgesi,

– İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığının 21/06/2012 Tarih ve B.07.1.GİB.4.34.19.02-105[323-2012/VUK-1- . . .]-1942 sayılı özelgesi,

– Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığının 24/02/2016 Tarih ve 64597866-105[280-2016]-3601 sayılı özelgesi,

– Prof.Dr. S.Ateş Oktar, Vergi Hukuku 11.Baskı,

– Ar.Gör. Yeliz Neslihan Akel, Vergi Hukukunda Yorum, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Araştırma Merkezi Konferansları 62. Seri / Yıl 2017-[2],

– Erkan Gürboğa, Şüpheli Alacak Karşılığı Ayrılacak Tutarın Tespiti.

Devamı: Şüpheli (Ticari) Alacaklar ve Karşılıklarının Değerlemesi – Doğan ÇENGEL, YMM Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Kısa Çalışma Ödeneği Alan İşyerlerine Yeni Personel Alınır mı? Gülin GÜRGENÇ, SMMM

Kısa Çalışma Ödeneği Alan İşyerlerine Yeni Personel Alınır mı?

Gülin GÜRGENÇ
S.M. Mali Müşavir
gulingurgenc85@hotmail.com

Her olağanüstü dönem kendine özgü çözüm yolları yaratır. İnsanlık tarihi öyle büyük felaketlerle doludur ki, her zaman son yaşadığını felaketin en büyüğü olarak tasvir etmiştir.

Yine işleyeceğim konuyu pekiştirmesi bakımından, mesleki literatürün biraz dışına taşarak aşağıdaki tanımla bu yazıyı güçlendirmeye çalışacağım.

Toplum ya da cemiyet bir arada yaşayan canlıların oluşturduğu topluluktur. Sosyolojide toplum, onu oluşturan canlıların basit bir toplamından ziyade, farklı biçimler ve özellikler gösterip özgün olan ve nesnel yasalar gereğince insanların maddi üretim içindeki gündelik hayat faaliyetleriyle ve sınıfsal savaşımıyla değiştirilen ve gelişen ilişkilerden oluşan sisteme denir. Bir nevi örgütlenmedir.

Toplumların sahip oldukları davranış kalıpları vardır. Bu davranış kalıpları; eylemlerin veya dil, kültür gibi kalıpların kabul edilmesi veya edilmemesiyle oluşur. Bu davranış kalıpları toplumsal norm olarak bilinir. Toplumun sahip olduğu normlar zamanla değişebilir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Toplum)

Yaşadığımız dünya biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olmak üzere üç olgudan oluşmaktadır. Bugün tüm dünyayı etkisi altına alan biyolojik etken (Covid-19), ezberleri bozarak adeta yaşamın nefesini kesti. Herkes doğum ve ölüm arasındaki ince çizgide yeni düzene ayak uydurmaya çalışırken panikledi ve durumu kendi yararına dönüştürmeyi hedefledi. Unutulmamalıdır ki, pragmatik yaklaşımlar “öz” de faydalı görünse de bütünde büyük zararlar doğurabilmektedir. Çünkü “Bütün (devlet), tüm parçaların toplamından büyüktür”.

Kısa çalışma, Türkiye’de ilk kez 4857 sayılı İş Kanununun 65. maddesi ile düzenlenmiştir. 2008 yılında yapılan yasal değişiklikle kısa çalışma ödeneğine ilişkin düzenlemeler, hükümler İş Kanunu’ndan çıkartılmış ve 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu kapsamına alınmıştır (5763 sayılı İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun). Yapılan bu düzenlemeyle İş Kanunu kapsamı dışında bir iş sözleşmesine bağlı çalışanlar da kısa çalışma uygulamasından faydalanmaya başlamıştır. Bu nedenle, Türkiye’de çalışma mevzuatında yapılan düzenlemelerle bir yandan çalışanların hakları korunurken diğer yandan da uzun vadede işi korumaya yönelik uygulamaların geliştirildiğini ifade etmek mümkündür.

Pandemi nedeniyle tüm Türkiye’de 19 Mart 2020 de birçok işyeri kapanmış ve işsizlik tehdidi ile karşı karşıya kalınmıştır. Bu tarihten sonra işverenler Kısa Çalışma Ödeneği için başvuru başlatmışlardır. Bu kadar yoğun bir başvuru sonucunda Bakanlık Covid-19 nedeniyle talepleri kolaylamış ve Korona Virüsle mücadele kapsamında oluşturulmuş organizasyonlar dizini haline dönüştürmüştür.  Kısa çalışma uygulamasının temel amacı istihdamın korunarak, çalışılmayan sürelerde işçilere gelir desteği sağlanmaktır. Bilindiği üzere, İŞ-KUR’a başvuruda bulunup, şartları sağlayan tüm firma çalışanlarına herhangi bir sorgulama yapılmadan KÇÖ kapsamında ödenek verilmiştir. Kuşkusuz kötü günler geride kaldığında, sorgusuz verilen bu ödeneklerin tespit kontrolleri yapılarak, yersiz kullanımlar cezalandırılacaktır. Şartlar ne olursa olsun, tam zamanlı kısa çalışma kapsamındaki kişiler hiçbir şekilde çalıştırılamaz. Kısmi süreli kısa çalışmaya tabi olan kişiler ise tam zamanlı çalıştırılamaz. İşçinin kısa çalışmada gösterildiği saatlerde çalıştırıldığı tespit edilirse, işveren tüm çalışanlara ödenen kısa çalışma ödeneklerini faizi ile birlikte geri ödemek zorunda kalacaktır.

Sosyal Güvenlik Kurulunca dikkate alınabilecek hususlar arasında; işçinin şikayeti, elektrik ve su faturaları gibi tüketimi ispatlayıcı gider faturaları sayılabileceği gibi, en çok yeni istihdam yaratılması konusuna değinmeyi istemekteyim.

Kısa Çalışma Ödeneği kapsamında olan işyerleri ile ilgili 4857 Sayılı İş Kanunu ve Yönetmeliklerinde “yeni bir personelin işe alınması” ile ilgili kısıtlayıcı bir kanun maddesi bulunmamaktadır. İşe alım konusu tamamen işyeri özelinde değerlendirilmelidir. Yapmış olduğum araştırmalarda bu konu ile ilgili çeşitli görüşler ortaya atılmış olup, işletmelerin kendi özelliklerine göre değerlendirme yapılması daha doğru görünmektedir. Şöyle ki, işletmeler yapıları bakımından farklılıklar göstermektedir. Bu sebeple, işyerinin tamamı KÇÖ’de ise, buraya yeni bir personelin alınması doğru olmaz. Bu KÇÖ uygulamasının amacına aykırı bir işlem olur ve iş müfettişlerinin incelemesinde yüksek ihtimalle “Cezai Bir Yaptırımla” karşı karşıya kalınabilir. Diğer yandan, işyeri tamamen KÇÖ’de değil ve işletmenin iş modeli departman bazında değerlendirilmeye alındığında, örnekleyecek olursak, muhasebe-finans ya da daha teknik-mesleki bir çalışana ihtiyaç duyulabilir. Burada işin durmaması ya da daha da güçlü hale gelmesi gereken bir bölüm olması nedeniyle ve hali hazırda o işi yapacak personel vasfı dışında (Mali Müşavir, Hukukçu ya da kontrolör gibi) birinin istihdam edilmesi KÇÖ’yü bozucu bir sorun teşkil etmeyecektir. Bu, yeni istihdam yaratılacak bir durum ve imkanın varlığında, neden mevcut çalışanlar kısa çalışmaya geçirilmiştir sorusuna yasaların ruhuna uygun bir yanıt olduğu fikrindeyim. Bunun dışında hali hazırdaki iş gücünde; istifa, doğum vb. izne dayalı azalmalardan kaynaklı eksilmeler olabilmektedir. Yeni alınacak personelin, Kısa Çalışmanın sona erdirileceği zamana hazırlamak istenebileceğinden, bu gibi işe alımlar da daha rasyonel olacak ve denetim sırasında işverenin ayrıca bir izahta bulunmasına gerek bırakmayacaktır.

Buna paralel ikinci konu ise, tamamen KÇÖ’de olmayan işyerlerinde fazla mesai uygulamasının yapılmasıdır. Kanun maddesinde “fazla mesai” uygulamasına yönelikte bir kısıtlama bulunmamaktadır. Ancak kısa çalışmanın amacına uygunluk olması açısından fazla mesai yapılmaması uygun olacaktır. Fazla Mesai yapma ihtiyacı var ve mevcut işi yapacak personelin iş bilgisi diğer çalışanlarda yoksa bu durum belgelerle tespit edilip kayıt içinde tutulmalıdır. Bu zabıtlar denetim için güçlü mesnetler olarak dosyalarda saklanmalıdır.

Sonuç olarak, Kısa Çalışma Ödeneği tahsis edilmiş işyerlerinde yeni personel alımı söz konusu ise buna mevcut yasa ve yönetmeliklere göre bir engel bulunmamaktadır. Lakin geldiğimiz süre açısından bize göre bu bir eksiklik haline gelmiştir. Şöyle ki, bir yıla yaklaşan bir genel uygulamada bu konuda bir açıklık bulunmaması işverenleri zora sokmaktadır. Yoruma dayalı uygulamalar ileriye matuf sorun olarak bekleyecek ve işverenleri tedirgin edecektir. Çünkü normal şartlarda işinizi görürken, çalışanlarınız bu sistemde uyumlu ve yasaya uygun ekip olabilirler. Fakat olağan üstü zamanların yine olağan üstü çözümlerinde ilave bir personel desteği ihtiyacı hasıl olabilir. Bu esnekliğin yaratacağı durum sizi işinize birini alırken kararsız bırakabilir. Hatta aldıktan sonra geçmişe yönelik bir takım cezalara maruz bırakabilir.

Biz bugün hayatta kalma mücadelesi veriyoruz, bu konuda herkes aynı fırsata sahip değil. Bu eşitsizlik için “Devlet” muazzam bir koruma örgütüdür. Devletin en büyük özelliği, sosyal adaleti sağlama görevidir. Fakirlik kişinin kendi tercihi olsa da devlet o kişiye bile bu tercihi için karşı koyar. Fakat fakirlik bir felaket sonucu gelirse ki pandemi tam da budur. O zaman Devlete daha fazla iş düşecektir. Çünkü birini korumak demek, bir diğerini de korumak anlamına gelir. Benim virüsüm senin ölümün olmasın diye. Sağlıklı günler dilerim.

personel programı

 

Devamı: Kısa Çalışma Ödeneği Alan İşyerlerine Yeni Personel Alınır mı? Gülin GÜRGENÇ, SMMM Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

2021 Yılında Açılacak Vergi Davalarında İstinaf Yolu ve Verilen İstinaf Kararlarını Temyiz Etme Tutar Hadleri – Emrah AYGÜL, YMM

2021 İstinaf Yolu ve Verilen İstinaf Kararlarını Temyiz Etme

Emrah AYGÜL
Yeminli Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi
emrah.aygul@erisymm.com

Vergi uyuşmazlıklarının yargı yolu ile çözümünde uyuşmazlık konusu tutar; ilk derece (vergi) mahkemesinin aleyhe kararları için, istinaf yolu başvurusu ve aleyhe istinaf kararları için, temyiz başvuru hakkı açısından önemlidir. Tutara göre vergi davaları tek, iki ya da üç aşamalı olabilmektedir. Davanın kaç aşamalı olacağına ilişkin tutar, örneğin davanın konusu vergi/ceza ihbarnamesinin iptali ise ihbarnamedeki tutar olan vergi ve ceza tutarı, ya da örneğin davanın konusu ödeme emrinin iptali ise ödeme emri tutarı olacaktır.

2021 yılında açılacak davaların ilk derece (vergi) mahkemesi kararlarının kesinliği, bölge idare mahkemesine istinaf başvurusu ve 2021 yılında verilen istinaf kararlarının Danıştay’da temyizine ilişkin tutarlar aşağıda belirtilmiştir.

a) Konusu 7 Bin Türk Lirasını Geçmeyen Vergi Davalarında Mahkeme Kararı Kesindir

İdari Yargılama Usulü Kanununun 45. maddesi uyarınca konusu 5 bin Türk lirasını geçmeyen vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz.

İstinaf: 

Madde 45 – (Değişik: 18/6/2014-6545/19 md.)

1. İdare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda farklı bir kanun yolu öngörülmüş olsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf yoluna başvurulabilir. Ancak, konusu beş bin Türk lirasını geçmeyen vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz. (2)

2. İstinaf, temyizin şekil ve usullerine tabidir. İstinaf başvurusuna konu olacak kararlara karşı yapılan kanun yolu başvurularında dilekçelerdeki hitap ve istekle bağlı kalınmaksızın dosyalar bölge idare mahkemesine gönderilir.

3. Bölge idare mahkemesi, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar verir. Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı verir.

4. Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verir. Bu hâlde bölge idare mahkemesi işin esası hakkında yeniden bir karar verir. İnceleme sırasında ihtiyaç duyulması hâlinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesi istinabe olunabilir. İstinabe olunan mahkeme gerekli işlemleri öncelikle ve ivedilikle yerine getirir.

5. Bölge idare mahkemesi, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde, istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vererek dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Bölge idare mahkemesinin bu fıkra uyarınca verilen kararları kesindir.

6. Bölge idare mahkemelerinin 46 ncı maddeye göre temyize açık olmayan kararları kesindir. (Ek cümle: 20/7/2017-7035/6 md.) Bu kararlar, dosyayla birlikte kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilir ve bu mahkemelerce yedi gün içinde tebliğe çıkarılır.

7. İstinaf başvurusuna konu edilen kararı veren ya da karara katılan hâkim, aynı davanın istinaf yoluyla bölge idare mahkemesince incelenmesinde bulunamaz.

8. İvedi yargılama usulüne tabi olan davalarda istinaf yoluna başvurulamaz.

personel programı

İdari Yargılama Usulü Kanununun Ek 1. maddesi uyarınca, Kanunda öngörülen parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların, o yıl için Vergi Usul Kanununun mükerrer 298. maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz. 2020 yılı için yeniden değerleme oranı %9,11 olarak belirlenmiştir.[1] Hüküm ve oran uyarınca, düzenlemede yer alan ve 2020 yılında uygulanan 7 bin TL tutarın, 2021 yılında da değişmeden 7 bin TL olarak uygulanacağı sonucuna varılmaktadır.

Vergi mahkemesinde Davanın Açıldığı Yıl/Hesaplama Verileri Geçerli Had /Hesaplama Verileri
2016 Yılı  Tutarı (İlk Uygulama Yılı) 5.000,00 TL
2016 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 3,83%
Değerlenmiş Tutar 5.191,50 TL
2017 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 5.000,00 TL
2017 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 14,47%
Değerlenmiş Tutar 5.723,50 TL
2018 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 5.000,00 TL
2018 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 23,73%
Değerlenmiş Tutar 6.186,50 TL
2019 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 6.000,00 TL
2019 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 22,58%
Değerlenmiş Tutar 7.354,80 TL
2020 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 7.000,00 TL
2020 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 9,11%
Değerlenmiş Tutar 7.637,70 TL
2021 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 7.000,00 TL

Ek Madde 1 – (Ek: 5/4/1990-3622/26 md.; Değişik : 8/6/2000-4577/9 md.)

Bu Kanunda öngörülen parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların, o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz.

İlk derece mahkemesi kararlarının denetime tabi tutulmasının parasal değer ile sınırlanmasının adil yargılanma hakkını zedeleyici olduğunu düşündüğümüzü ifade etmek isteriz. Örneğin Danıştay’ın istikrar kazanmış kararlarına aykırı ilk derece mahkeme kararı, dava konusu tutarın düşüklüğü sebebiyle kesinleşebilecektir.

Vergi yargısında 6545 sayılı Kanun ile getirilen parasal sınırlara ilişkin çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır. Aynı nitelikte bir vergi suçunu veya kabahatini işleyenlerin yarattıkları vergi kayıp miktarları veya muhatap tutuldukları parasal yaptırım miktarları esas alınarak yargısal makamlara başvuru hakkının farklılaşabileceği; bu kişilerin farklı yargısal süreçlere tabi tutulmalarının eşitlik ve yargılamada adalet ilkelerine aykırı bir durum oluşturacağı ve benzer durumlarda farklı mahkemeler, örneğin; vergi mahkemesi ve istinaf mahkemesi tarafından farklı kararlar verilmesinin, yargıda birliğin sağlanması bakımından sorunlu bir nokta oluşturacağı ifade edilmektedir. Benzer şekilde parasal sınır temel kriter alınarak yargısal süreç belirlendiğinde, aynı tarihte aynı suçu işleyen iki mükelleften suçu zamanaşımı süresinin ilk yılında belirlenenle, dördüncü yılında belirlenen arasında fark olacağı ve bu farklılığın eşitsiz ve adaletsiz bir durum yaratacağı düşünülmektedir.[2]

b) Konusu 7 Bin Türk Lirasını Geçen Vergi Davalarında Kararın Tebliğinden İtibaren 30 Gün İçinde İstinaf[3]Yoluna Başvurulabilir

Yukarıda belirtilen İdari Yargılama Usulü Kanununun 45. maddesi uyarınca idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda farklı bir kanun yolu öngörülmüş olsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf yoluna başvurulabilir. Bunun tek şartı davanın, konusu 7 bin Türk lirasını geçen vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları kapsamına girmesidir.

İstinaf yoluna başvurulmuş olması, yürütmeyi durdurmaz. Yürütmenin durdurulması talep edilmelidir.[4]

Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verebilecektir. Bu halde bölge idare mahkemesi işin esasına girecek ve esas hakkında yeniden bir karar verecektir. İşin esasına girilerek yapılacak inceleme sırasında ihtiyaç duyulması halinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesi istinabe olunabilecektir. Bu durumda istinabe[5] olunan mahkeme gerekli işlemleri öncelikle ve ivedilikle yerine getirir.

c) Konusu 192 Bin Türk Lirasını Geçen Vergi Davalarında Bölge İdare Mahkemesi Kararının Tebliğinden İtibaren 30 Gün İçinde Temyiz Yoluna Başvurulabilir

İdari Yargılama Usulü Kanununun 46. maddesi uyarınca, konusu 100 bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalarda bölge idare mahkemelerinin verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştay’da, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir.

Temyiz:

Madde 46 – (Değişik: 18/6/2014-6545/20 md.)

Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin aşağıda sayılan davalar hakkında verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştayda, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir:

a) Düzenleyici işlemlere karşı açılan iptal davaları.

b) Konusu yüz bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar.

c) Belli bir meslekten, kamu görevinden veya öğrencilik statüsünden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlere karşı açılan iptal davaları.

Önceki bölümlerde belirtilen Ek 1. madde hükmü ve yeniden değerleme oranı dikkate alındığında düzenlemedeki 100 bin TL tutarın, 2017 yılında 103 bin TL (%3,83), 2018 yılında 117 bin TL (%14,47), 2019 yılında 144 bin TL (%23,73), 2020 yılında 176 bin TL (%22,58), 2021 yılında 192 bin TL (%9,11)  olarak uygulanacağı sonucuna varılmaktadır.

Temyize Konu Edilecek Kararın (İstinaf Kararının) Verildiği Yıl/Hesaplama Verileri Geçerli Had / Hesaplama Verileri
2016 Yılı Tutarı (İlk Uygulama Yılı) 100.000,00 TL
2016 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 3,83%
Değerlenmiş Tutar 103.830,00 TL
2017 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 103.000,00 TL
2017 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 14,47%
Değerlenmiş Tutar 117.904,10 TL
2018 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 117.000,00 TL
2018 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 23,73%
Değerlenmiş Tutar 144.764,10 TL
2019 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 144.000,00 TL
2019 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 22,58%
Değerlenmiş Tutar 176.515,20 TL
2020 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 176.000,00 TL
2020 Yılı Yeniden Değerleme Oranı 9,11%
Değerlenmiş Tutar 192.033,60 TL
2021 Yılı Tutarı (Bin TL’yi Aşmayan Tutar Dikkate Alınmaz) 192.000,00 TL

Burada bir hususun altının çizilmesi gerekmektedir. Türkiye Adalet Akademisinin web sitesinde yer alan “Vergi Yargısında Güncel Uygulamalar ve Sorunlar Semineri (11-13 Aralık 2017-Ankara) Ders Notları” bölümünün 3. Sunumunda (sunuma ilişkin kısa bilgi sonraki bölümde yer alıyor) temyize esas tutarın hangi tarihe göre belirleneceği konusunda aşağıdaki sonuca ulaşılmıştır.

”2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 46’ncı maddesinde belirtilen yüzbin Türk Lirası … tutarının hangi tarih itibarıyla uygulanacağı konusuna ilişkin olarak;

2- “İSTİNAF KARAR TARİHİ”nde geçerli olan sınırın dikkate alınması;”

Buna göre temyizde, dava açılma tarihi değil, istinaf karar tarihindeki sınır dikkate alınmalıdır.

Vergi mahkemesi kararlarında dava açılma tarihinin, temyizde ise dava açılma tarihi değil istinaf karar tarihindeki tutar sınırının dikkate alınması pek tutarlı bir yaklaşım sergilememektedir. Örneğin dava konusu edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine ilişkin istinaf kararı geciktikçe, dava açılış tarihinde var olan temyiz hakkı kaybolabilecektir. Ayrıca unutulmamalıdır ki dava konusu edilen ve iptali istenen ceza ihbarnamesindeki vergi aslına ilişkin gecikme faizi dava sürecince de devam etmektedir. Ancak bu tutar doğrudan dava konusu edilmediğinden tutar sınırlarının hesaplanmasında dikkate alınmamaktadır.

Temyiz yoluna başvurulmuş olması, yürütmeyi durdurmaz. Yürütmenin durdurulması talep edilmelidir.

d) Yeniden Değerleme Uygulamasının Başladığı Yıl Sorunu Üzerine

Önceki bölümlerde belirtildiği üzere İdari Yargılama Usulü Kanununun Ek 1. maddesi uyarınca, Kanunda öngörülen parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların, o yıl için Vergi Usul Kanununun mükerrer 298. maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz.

Yeniden değerleme uygulamasının hangi tarihten (yıldan) başlayacağı konusunda tereddütler bulunmaktadır. Yasal düzenlemenin yapıldığı 2014 yılı mı, uygulamaya başlandığı 2016 yılı mı? Bize göre 2016 yılı dikkate alınarak yeniden değerlemenin ilk yılı 2017 yılı olmalıdır. Çünkü Geçici 8. madde değişikliklerin yürürlüğünü özel olarak belirlemiştir: “Geçici Madde 8 – (Ek: 18/6/2014-6545/27 md.) İvedi yargılama usulü hariç olmak üzere bu Kanunla idari yargıda kanun yollarına ilişkin getirilen hükümler, 2576 sayılı Kanunun, bu Kanunla değişik 3 üncü maddesine göre kurulan bölge idare mahkemelerinin tüm yurtta göreve başlayacakları tarihten sonra verilen kararlar hakkında uygulanır…”

7.11.2015 Tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Bölge Adliye Mahkemeleri ve Bölge İdare Mahkemelerinin Tüm Yurtta Göreve Başlayacakları Tarihe İlişkin Karar ile 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 25 ve geçici 2 nci maddeleri uyarınca kurulan ve yargı çevreleri belirlenen bölge adliye mahkemeleri ile; 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanunun 2 ve geçici 20 nci maddeleri uyarınca kurulan ve yargı çevreleri belirlenen bölge idare mahkemelerinin, 20/07/2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlayacağı duyurulmuştur. Böylece idari yargıda istinaf, 2016 yılında başlamıştır.

Ayrıca Türkiye Adalet Akademisinin web sitesinde yer alan “Vergi Yargısında Güncel Uygulamalar ve Sorunlar Semineri (11-13 Aralık 2017-Ankara) Ders Notları” bölümünün 3. Sunumunda, “Özel Gündem” görüşmelerinin Sn. Mahmut VURAL’ın 25.9.2017’de Danıştay Başkanvekili olarak seçilmesi üzerine sistematik bir biçimde hayata geçirildiği, söz konusu uygulamayla, genel itibarıyla Danıştay’ın (özelde vergi dava dairelerinin) karşılaştığı ve farklı uygulamalar sonucunda ortaya çıkabilecek olumsuzlukları gidermek, (özellikle usuli konularda ) uygulama birliğini sağlamak amaçlandığı belirtildikten sonra sunumun sonuç kısmında yeniden değerlenmiş tutarımızı teyit edecek aşağıdaki ifadeler yer almaktadır.

“2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 46’ncı maddesinde belirtilen yüzbin Türk Lirası ile bu tutarın yeniden değerleme oranı uygulanarak belirlenen tutarının hangi tarih itibarıyla uygulanacağı konusuna ilişkin olarak;

1- 2017 yılında 103.000 Türk Liralık tutarın esas alınması,”

e) Özet Tablo

2021 Yılında Açılacak Davalarda Dava Konusu Tutar
7.000 TL’yi Geçmeyen 7.000 TL’nin Üstü Ancak 192.000TL’yi Aşmayan 192.000 TL’yi Aşan
İlk Derece: Vergi Mahkemesi Kararı Kesin mi? Evet Hayır Hayır
İstinaf: Bölge İdare Mahkemesine İstinaf Başvurusu Yapılabilir mi? Hayır Evet Evet
Temyiz: Bölge İdare Mahkemesi Kararı Danıştay’a Temyize Götürülebilir mi? Hayır Hayır Evet

Son olarak unutulmamalıdır ki, kesinleşen kararlar için, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulabilir. Kesinleşme önemlidir. Şöyle ki, ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.

Dip Notlar:

[1] 28.11.2020 Tarih ve 31318 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 521 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği ile yeniden değerleme oranı 2020 yılı için % 9,11 (dokuz virgül on bir) olarak açıklanmıştır.

[2]  Selda Taner, Vergi Yargısında İstinaf Üzerine Bir Değerlendirme, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 136, Sayfa:216

[3] İstinaf, ilk derece mahkemelerinin henüz kesinleşmemiş son kararlarının hem maddi hem de hukuki yönden denetlenerek, hukuka aykırılıkları gidermek için kabul edilmiş bir olağan kanun yoludur.

[4] Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.

[5] İstinabe: yer yönünden yetkili olan mahkemenin yer yönünden yetkisiz olan mahkemeden, kendi adına işlem yapmasını talep etmesidir.

Devamı: 2021 Yılında Açılacak Vergi Davalarında İstinaf Yolu ve Verilen İstinaf Kararlarını Temyiz Etme Tutar Hadleri – Emrah AYGÜL, YMM Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Vergi Kaçakçılık Suçlarından Defter-Belge Gizleme Suçu ve Hukuki Sonuçları (1) – Ali ÇAKMAKÇI, YMM

Defter-Belge Gizleme Suçu ve Hukuki Sonuçları (1) [1]

Ali ÇAKMAKCI
Yeminli Mali Müşavir
E. Hesap Uzmanı
info@adenymm.com.tr
Yazar Hakkında

Semra KÖSEER
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir

DEFTER VE BELGE GİZLEME SUÇU NEDİR?

Vergi Usul Kanununda defter ve belgelere ilişkin usul ve esaslar çok ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş, defter ve belgelerin saklanması ve ibrazına ilişkin özel hükümlere yer verilmiştir. Vergi Usul Kanununun Mükellefin Ödevleri başlıklı İkinci Kitabı ağırlıklı olarak defter, belge ve kayıt nizamına ilişkindir. Söz konusu İkinci Kitabın 6. Kısmı ise Muhafaza ve İbraz Ödevleri başlığı ile yer almaktadır.

VUK’a göre defter tutmak mecburiyetinde olanlar, tuttukları defterlerle, yazılı belgeleri, ilgili bulundukları yılı takip eden takvim yılından başlayarak beş yıl süre ile muhafaza etmeye mecburdurlar (m.253).

Defter tutmak mecburiyetinde olmayanlar ise 232, 243, ve 235. maddelere göre almaya mecbur oldukları fatura, gider pusulası ve müstahsil makbuzlarını tarih sırası ile tanzim tarihlerini takip eden takvim yılından başlayarak beş yıl süre ile muhafaza etmeye mecburdurlar (m.254). Defter ve belgelerin ibraz mecburiyeti VUK’un 259. Maddesi hükmüdür.[2]

Mükellef tarafından tutulan defterler ve kayıtlar ile düzenlenen belgelerin gizlenmesi, vergi incelemesini, dolayısıyla vergi denetimini zorlaştırır. Bu durumda vergi incelemesi sağlıklı bir şekilde yapılmayacağından vergi kaybına neden olabilir.[3]

Kanun koyucu 359. Maddenin (a-2) bendinde suçu, “Vergi kanunlarına göre tutulan veya düzenlenen ve saklanma ve ibraz mecburiyeti bulunan; Defter, kayıt ve belgeleri gizlemek” olarak tanımladıktan sonra, “gizleme”[4] fiilini de ayrıca tanımlamıştır: “varlığı noter tasdik kayıtları veya sair suretlerle sabit olduğu halde, inceleme sırasında vergi incelemesinde yetkili kimselere defter ve belgelerin ibraz edilmemesi, bu fıkra hükmünün uygulanmasında gizleme olarak kabul edilir.”

Kanunun anladığı anlamda gizlemeden bahsedilmek için öncelikle ibraz edilmeyen defter ve belgelerin varlığının kanıtlanması gerekir.[5]

Hiç defter tutulmaması halinde defterin tasdik edilip edilmediğine ilişkin muamelenin aranması imkansızdır. Bu nedenle, defter tutmaya mecbur olduğu halde hiç defter tutmayan mükellefin esasen defteri bulunmadığı için defterini gizlemiş olmasından bahsedilmeyeceğinden bu durum defteri gizleme olarak değerlendirilmez.[6]

Bu açıdan bakıldığında, defter tutulmamasının defterlerin gizlenmesine göre yaptırımlarını daha hafif kılan bir hukuki durum ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu durum vergi adaleti ve güvenliği açısından da önemli eleştiri görebilecek hususlardan bir tanesidir.

Defterlerin hiç tutulmayarak kazancın re’sen takdiri ancak tek kat vergi zıyaı cezası (ancak ilave matrah farkı varsa) ve usulsüzlük cezaları ortaya çıkartacak, buna karşın defterlerin gizlenmesi durumunda yine kazancın re’sen takdiri ancak bu kez üç kat vergi zıyaı cezası (ancak ilave matrah farkı varsa) ve usulsüzlük cezaları ile KDV indirimlerinin reddi gündeme gelecektir.

Keza, defter tutulmaması uzlaşma gibi haklara imkan tanırken, defterlerin gizlenmesi uzlaşma imkanı vermediği gibi, hapis cezası talebiyle adli makamlara da talepte bulunma sonucu doğurmaktadır.

İlk başta kamu yararı düşüncesiyle kaçakçılık tipi olan suçların daha ağır yaptırımlara tabi olması doğal görünürken, defter hiç tutulmamasının da kamu yararını hiç tesis edemeyeceği düşünüldüğünde suç ve ceza arasındaki bu orantısız çözüm şekli hukuka ve akla çok yatkın gelmemektedir.

Elektronik defter, belge ve kayıt”lar, VUK’un Mükerrer 242. Maddesinde düzenlenip tanımlanmış, ayrıca “Bu Kanunda ve diğer vergi kanunlarında defter, kayıt ve belgelere ilişkin olarak yer alan hükümler elektronik defter, kayıt ve belgeler için de geçerlidir” hükmüne yer verilmiştir.[7]

Aynı Kanun’un 256. Maddesinde de manyetik ve benzeri ortamlardaki kayıtların ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm bilgi ve şifrelerin, muhafaza süresi içerisinde yetkili makam ve memurların talebi üzerine ibraz ve inceleme için arz etme zorunluluğu getirilmiştir.[8]

Bu nedenle, defter ve belgelerin elektronik ortamda düzenlenmesi ve bunun yaygınlaşması gizleme fiilinin azalması belki de ileride ortadan kalkmasına yol açacaktır. Elektronik ortamda düzenlenen defter ve belgelerde belgelerin ve defterlerin varlığının tespiti de idare tarafından daha kolay bir şekilde yapılabilecektir.

VUK’un İkinci Kitabının Üçüncü Kısmında yazılı belgeler; fatura ve fatura yerine geçen belgeler, perakende satış vesikaları, gider pusulası, müstahsil makbuzu, serbest meslek makbuzları, ücret bordrosu, taşıma ve otel işletmelerine ait belgeler, muhabere evrakları ile bunlar dışında kalan ve hüküm ifade eden veya icabında bir hakkın ispatına delil olarak kullanılabilen mukavelename, taahhütname, kefaletname, mahkeme ilamları gibi hukuki vesikalarla ihbarname, karar örnekleri gibi diğer evraklardır.

personel programı

SUÇUN TEŞEKKÜLÜ

Gizlemenin ceza yargılamasını gerektirir bir suç olması nedeniyle, ceza hukukunun genel ilkeleri ve Türk Ceza Kanunu hükümlerinde belirlenen şartları taşıması gerekir. Ceza hukukunun genel ilkeleri açısından suçun oluşması, kanunilik unsuru, maddi unsur, manevi unsur ve hukuka uygunluk unsurlarının varlığına bağlıdır.

Suçun kanunilik unsuru, suç ve suça uygulanacak cezanın kanunla düzenlenmiş olmasıdır. Yani, işlendiği iddia edilen suçun kanun lafzında tanımlanan suç ile birebir örtüşmesi ve cezanın da kanunda belirtilmiş olması gerekir.

Vergi incelemesi amacıyla istenen defter, kayıt ve belgelerin belirlenen süre içinde yetkililere ibraz edilmemesi suçun maddi unsurunu oluşturur. İbrazı istenen defter ve belgelerin yetkililere verilmemesiyle suç oluşur. Açıkça bir “tehlike suçu” olduğundan, teşebbüs mümkün değildir.

Suçun manevi unsuru ise, fiilin bilerek ve kasten yapılmış olmasıdır. Dolayısıyla, şeklen kanundaki tanıma uymakla birlikte, bilerek ve kasten işlendiği ispatlanamayan bir fiilden dolayı kişiye ceza verilemez. Suçun manevi unsuru olarak genel kast yeterli olup, gizlemedeki ana veya esas amaç önemli değildir. Buna karşın, defter ve belgeleri gizleme suçu, kasten işlenebilen suçlardan olduğundan, kastın olmaması suçu kaldırmaktadır. Bu duruma ilişkin kararı ise ceza mahkemeleri hakimleri yapacaktır.

Suçun kanunilik unsuru ise fiilin suç olarak tanımlanan kavrama uygun gerçekleşmesidir.

VUK’un “defter ve belgeleri gizlemek” fiilinden dolayı açılan davalar Asliye Ceza Mahkemesinde görülmektedir.

Defter ve belgelerin gizlenmesi suçunun tespiti açısından ilk şart, defter ve belgelerin var olduğu halde ibraz edilmediğinin tespit edilmesidir. Mükellefin defter tasdik ettirdiğinin ve belge bastırdığının ve kullandığının noter kayıtları ve sair kayıtlarla belgelendirilmesi gerekmektedir.

Kanunda geçen “sair kayıtların” ne olduğu yeterince açık değildir. Bu sair kayıtların vergi kanunlarının ispat sınırları içinde ekonomik delil sistemi içinde tespit edilmesi gerektiği düşünülmektedir.

VUK’un 14. Maddesine göre vergi muamelelerinde süreler vergi kanunları ile belli edilir. Kanunda açıkça yazılı olmayan hallerde 15 günden aşağı olmamak şartıyla bu süreyi, tebliği yapacak olan idare belirler ve ilgiliye tebliğ eder. Bu nedenle, defter ve belge ibrazında mükellef veya vergi sorumlusuna 15 günden az olmamak üzere süre tayin edilir.

Mükellefin ibraz için 17. Madde kapsamında ek süre talep etmesi halinde, bu talep olumlu veya olumsuz cevaplanmadan ibraz etmeme fiilinin gerçekleştiğinden söz edilemez. Bu talebin açıkça red olmadığı durumda ibraz edilmediği iddiası ile tarhiyat önerilemez.

Tek bir defter ve belge ibraz talebi ile birden fazla defterin veya belgenin veyahut farklı yıllara ilişkin defter ve belgelerin talep edilmesine karşın, bunların tamamının ibraz edilmemesi tek bir suçu oluşturur. Zira, tek bir ibraz etmeme iradesi veya fiili söz konusudur.

Keza, Vergi Usul Kanunu’nun 139. maddesine göre vergi incelemesinin kural olarak mükellefin iş yerinde yapılması gerektiğinden, inceleme elemanlarınca iş yerinin incelemeye elverişli olmadığı saptanmadıkça, dairede ibrazının istenmesi ve ibraz etmeme halinde yine suç oluşmaz. İlaveten mükellef te defter ve belge ibrazı için incelemenin kendi işyerinde yapılmasını talep edebilir.

Bazı durumlarda, birden fazla inceleme talebiyle mükelleflere ibraz talebi geldiğinden, defter ve belgelerin başka inceleme elemanlarında bulunduğunun tespiti halinde yine gizleme hükmü geçerli olmayacaktır.

Defter ve belgelerin varlığı için noter tasdik kayıtları dışında, defter ve belge ibraz etmeyen mükellefin vergi beyannamelerinde verdiği bilgiler veya Yeminli Mali Müşavirce düzenlenmiş Rapor eklerinde yer alan tutanaklar[9] ve Ba-Bs formları ile yapılan bildirimler, mükellefin imzasının bulunduğu tutanaklarda yer alan bilgiler de defter ve belgelerin varlığına delil olarak kullanılabilir.

VERGİ KANUNLARINA GÖRE TUTULMASI ZORUNLU OLAN DEFTERLER

Gizleme suçuna kaynaklık teşkil edecek olan defterler açıkça vergi kanunlarına göre tutulan veya düzenlenen ve saklanma ve ibraz mecburiyeti bulunan defter, kayıt ve belgelerdir. Kanunun bu defterler yerine tutulmasına izin verdiği diğer defterlerde yasal açıdan zorunlu defterlerden sayılmaktadır. Örneğin, üzerinden amortisman yapılan kıymetler ve bunların amortismanları aşağıda yazılı şekillerden herhangi biri ile gösterilir:

  1. Envanter defterinin ayrı bir yerinde;
  2. Özel bir amortisman defterinde;
  3. Amortisman listelerinde.

Amortisman kayıtları, amortismana başlandığı tarihten itibaren her yılın amortismanı ayrı ayrı gösterilmek şartıyla birbirine bağlanır. İşletmeye yeniden giren iktisadi kıymetlerle bunların amortismanlarının evvelki yıllara ait kayıtlarda devam ettirilmesi caizdir.

Amortisman defteri veya listelerinin kayıtları envanter kaydı hükmündendir. Yukarıdaki esaslara göre kayıtlarda gösterilen iktisadi kıymetlere ait değerler envanter defterine toplu olarak geçirilebilir. Bu nedenle, bu defter ve listeler amortisman uygulamasında yasal açıdan zorunlu defterlerden bir tanesidir. Liste, defter tanımlaması içinde yer almamaktadır. Bu nedenle, kanunda defter tanımlaması olmayan hususlar bize göre gizleme kavramına dahil edilemezler.

Vergi hukukuna göre bilanço esasında aşağıdaki defterler tutulur:

  1. Yevmiye defteri;
  2. Defterikebir;
  3. Envanter defteri (Mevcudat ve muazene defteri);

İşletme hesabı esasında aşağıdaki defterler tutulur:

  1. İşletme hesabı defteri (İşletme hesabını ihtiva eden)

Bunun dışında;

  • Sınai Müesseseler İçin;

İmalat Defteri, Kombine İmalat Defteri, Bitim İşleri Defteri,

  • Banka ve Sigorta Muameleleri Defteri,
  • Damga Vergisi Defteri,
  • Yabancı Nakliyat Kurumlarının Hasılat Defteri,
  • Ambar Defteri,
  • Serbest Meslek Kazanç Defteri,
  • Çiftçi İşletme Defteri Gibi,

pek çok defter bulunmakla beraber, bu defterlere kaydı gereken işlem ve kayıtlarında yasada gösterilen defterlere kaydedilmesi durumunda bazılarının tutulmamasına da müsaade edildiği anlaşılmaktadır.

Buna karşın, vergi kanunları dışında tutulması zorunlu bulunan defterlerin vergi hukukunda doğrudan bir ispat aracı olarak kullanılma imkanı bulunmadığından bu defterler gizleme kapsamında değerlendirilemezler. Defter veya belgenin varlığı herhangi bir şekilde ortaya konulamıyorsa, ibraz etmeme fiilinin gerçekleştiğinden bahsedilemez.

Bildiğimiz üzere defter-i kebirin tutulması VUK’un 185’inci maddesi uyarınca zorunlu iken, söz konusu defter VUK’un 220’nci maddesi uyarınca tasdiki zorunlu defterler arasında yer almamaktadır. Bu nedenle, defter-i kebir noter tasdikli veya tasdiksiz olarak tutulmasında hukuken sorun bulunmamaktadır. Noter tasdiki yapılmayan ve varlığı noter tasdiki veya sair suretle de ile sabit olmayan defter-i kebirin incelemede ibraz edilmemesi durumunda, sırf bu nedenle VUK’un 359’uncu maddesi uyarınca defterin gizlenmesinden söz etmek mümkün olmayacaktır.

Benzer şekilde, ilgili dönemde defterlerini tasdik ettirmemiş mükellefin, defterlerini ibraz etmemesi durumunda da VUK’un 359’uncu maddesinde tanımlanan gizleme fiilinden bahsetmek mümkün değildir.

Kanunun mükerrer 242. Maddesine göre Hazine ve Maliye Bakanlığı; elektronik defter, belge ve kayıtların oluşturulması, kaydedilmesi, iletilmesi, muhafaza ve ibrazı ile defter ve belgelerin elektronik ortamda tutulması ve düzenlenmesi uygulamasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye, elektronik ortamda tutulmasına ve düzenlenmesine izin verilen defter ve belgelerde yer alması gereken bilgileri internet de dahil olmak üzere her türlü elektronik bilgi iletişim araç ve ortamında Maliye Bakanlığına veya Maliye Bakanlığının gözetim ve denetimine tabi olup, kuruluşu, faaliyetleri, çalışma ve denetim esasları Cumhurbaşkanınca çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenecek olan özel hukuk tüzel kişiliğini haiz bir şirkete aktarma zorunluluğu getirmeye, bilgi aktarımında uyulacak format ve standartlar ile uygulamaya ilişkin usul ve esasları tespit etmeye, bu Kanun kapsamına giren işlemlerde elektronik imza kullanım usul ve esaslarını düzenlemeye ve denetlemeye yetkilidir. Bu Kanunun vergi mahremiyetine ilişkin hükümleri, bu kapsamda kurulan şirketin ortak, yönetici ve çalışanları hakkında da uygulanır.

Bu çerçevede, Bakanlık tarafından elektronik defter, belge ve kayıtların oluşturulması, kaydedilmesi, iletilmesi, muhafaza ve ibrazı uygun görülen defterler de gizleme suçunun bir parçası olabilecektir.

KAYIT GİZLEME NASIL OLUŞABİLİR?

Kanun hükmüne göre defter veya belgelerin gizlenmesi anlaşılmakla beraber kayıtların nasıl gizleneceğine dair açıklık yoktur. Zira, defterler bir bütün olup, kayıtları da içermektedir. Bu hüküm, kanımızca yıl içinde ilave defter tutulması zorunluluğu olduğu takdirde, defterlerin diğer kısımlarının tevdi edilmemesi durumunda vukubulacak bir durumdur. Bu durum, ayrıca defterlerin de gizlenmesi olarak ta mütalaa edilebilecektir.

GİZLEME KONUSU YAPILAN DEFTER ve BELGELERİN VERGİ MATRAHINA ETKİ ETMEMESİ DURUMU

Gizleme konusu yapılan defter ve belgelerin doğrudan vergi matrahı üzerinde etki edebilecek bir özellik taşıması gerekmez. Gizlenen defter ve belgeler, vergi zıyaı yaratmasa da, kamu güvenliği açısından adli ceza sonucu ile karşılaşma sonucu doğurabilecektir. Bu nedenle, mükelleflerin envanter defterini sunmaması matrah farkı doğuracak bir sonuç ortaya koymadığı sürece gelir veya kurumlar tarhiyatı, KDV indirimlerinin reddi gibi sonuçların doğması beklenmez.

Buna karşın, bu defterler nedeniyle matrah farkı, dolayısıyla vergi farkı ortaya çıktığında üç kat cezalı tarhiyat önerilmesi hukuka aykırıdır.

Gizleme konusu yapılan defter veya belgeler, doğrudan matrah farkı veya KDV indirimlerinin reddine müteallik sonuçlar doğurmuyorsa, gizlenen o defter veya belgeler nedeniyle sadece adli ceza talebiyle Rapor düzenlenebilir.

Ayrıca, zamanaşımına uğramış dönemlerin yasal defter ve belgeleri üzerinde vergi inceleme yetkisi kalmadığından gizleme kapsamında değerlendirilecek bir durum bulunmamaktadır. Danıştay 11. Dairenin 07.01.1997 tarih ve E. 1995/5333, K. 1997/54 sayılı Kararına göre beş yıllık zamanaşımı süresinin geçmesinden sonra istenen belgelerin inceleme elemanına ibraz edilmemesi durumunun vergi suçu oluşturmadığı gibi, resen takdir sebebi de kabul edilemeyeceğine hükmedilmiştir.

VUK 114. Maddesine göre vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde tarh ve mükellefe tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğramaktadır. Bu süre, defter ve belge ibraz süresi ile paralellik arz etmektedir. Ancak, tarh zamanaşımı süresi takdire sevk nedeniyle durabilmekte, dolayısıyla uzayabilmektedir.

VUK’ta ibraz yükümlülüğünün zamanaşımı süresinin durması nedeniyle uzayacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yer almadığı için, tarh zamanaşımı süresi takdire sevk nedeniyle uzasa dahi ibraz yükümlülüğü sona erecektir.

Takdire sevk nedeniyle uzayan sürede mükelleften defter ve belgelerinin vergi incelemesi için dahi olsa ibrazının talebi söz konusu olamayacak, böyle bir talep vaki olsa dahi, ibraz edilmemesi gizleme olarak kabul edilemeyecektir.

Ceza kesmede zamanaşımını düzenleyen VUK 374’üncü maddenin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinin parantez içinde “114’üncü maddenin ikinci fıkrası hükmü ceza zamanaşımı için de geçerlidir.” denilmek suretiyle takdire sevk nedeniyle duran zamanaşımı süresi nedeniyle ceza kesme zamanaşımı süresinin de uzayacağını açıkça düzenlemiştir. Fakat, uzayan tarh zamanaşımı süresinin muhafaza ve ibraz yükümlülüğünü uzatması için özel bir belirlemeye yer vermediği de açıktır.

Yargıtay 11. Ceza Dairesinin, E. 2011/5028, K. 2011/4033 sayılı Kararında vergi zıyaının suça etkisini ele alan karar aşağıdaki gibi olup, kararda yeni düzenlemede vergi kaçakçılığı suçlarında” “vergi ziyaının varlığı” suçun unsuru olmaktan çıkarılmış ve defter ve belgeleri gizleme halinde, suçun oluştuğu hükme bağlanmıştır.

“Ceza Genel Kurulu’nun 22.05.2001 tarih ve 99/104 sayılı kararında açıklandığı üzere; defter ve belgelerin gizlenmesi halinde, sağlıklı bir vergi incelemesi yapılamayacağı açıktır. Vergi denetimi olanağını kaldıran bu halde artık somut bir vergi ziyaının tespiti olanağı da ortadan kalkmaktadır.

O halde, mükellefin sorumluluğunu kaldıracak olan ve 213 sayılı Yasa’nın 13. maddesinde düzenlenen durumlarda veya kastı ortadan kaldıran diğer hallerin kanıtlanması dışında, vergi ziyaının varlığının kabulü de zorunludur. Bir başka anlatımla yukarıda değinilen haller dışında mefruz (soyut) vergi ziyaı bulunduğu kabul edilmeli, müspet (somut) vergi ziyaının varlığı aranmamalıdır. Kaldı ki, 29.07.1998 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren 4369 sayılı yasa ile 213 sayılı Yasa’da yapılan değişiklikler ile vergi kaçakçılığı suçlarında” “vergi ziyaının varlığı” suçun unsuru olmaktan çıkarılmış ve defter ve belgeleri gizleme halinde, suçun oluştuğu hükme bağlanmıştır.

DEFTER ve BELGE İBRAZINA İLİŞKİN TEBLİGATIN USULÜNE UYGUN YAPILMAMASI

Gizleme suçunun oluşumu açısından, defter ve belge isteme yazısının usulüne uygun olarak tebliğ edilip edilmediği hususu da önem arz etmektedir. Yargıtayın, bu konuda kararlarında tebligatın usulüne uygun yapılıp yapılmadığına dair kararlarında yer verdiği gözlemlenmektedir.

Vergi Usul Kanunu 21. maddede; Tebliğ, vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafından mükellefe veya ceza sorumlusuna yazı ile bildirilmesidir.

Buna göre defter ve belge isteme yazısına ilişkin tebliğ işleminin usulüne uygun olarak yapılmaması veya yetkisiz kişilere tebligat yapılması durumunda da defter ve belgelerin gizlendiğinden bahsedilemez. Dolayısıyla, tebligat işleminin usulüne uygun yapılıp yapılmadığı hususunun iyi incelenmesi gerekmektedir.

Kanunun 93. Maddesine göre tahakkuk fişinden gayri, vergilendirme ile ilgili olup, hüküm ifade eden bilûmum vesikalar ve yazılar adresleri bilinen gerçek ve tüzel kişilere posta vasıtasıyla ilmühaberli taahhütlü olarak, adresleri bilinmeyenlere ilân yolu ile tebliğ edilir.

Şu kadar ki, ilgilinin kabul etmesi şartıyla, tebliğin daire veya komisyonda yapılması da caizdir.

Kanunun 94. Maddesine göre de tebliğ mükelleflere, bunların kanuni temsilcilerine, umumi vekillerine veya vergi cezası kesilenlere yapılır.

Tüzel kişilere yapılacak tebliğ, bunların başkan, müdür veya kanuni temsilcilerine, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde bunları idare edenlere veya temsilcilerine yapılır. Tüzel kişilerin mütaaddit müdür veya temsilcisi varsa tebliğin bunlardan birine yapılması kâfidir.

Tebliğ, kendisine tebligat yapılacak kimsenin bulunmaması halinde ikametgâh adresinde bulunanlardan veya işyerlerinde memur ya da müstahdemlerin den birine yapılır. (Muhatap yerine bu şekilde kendisine tebliğ yapılacak kimsenin görüşüne nazaran 18 yaşından aşağı olmaması ve bariz bir surette ehliyetsiz bulunmaması gerekir.)

Tebliğe ilişkin usul ve esaslar vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden ibraz talebini hukuken sakatlayabilecek bir durum olduğundan, yasal düzenlemelere uygun olmayan şekillerde, yetkili olmayan kişilere yapılan, yetkisiz kişiler tarafından yapılan ve Kanunun ana ilkelerine aykırı gerçekleşen tebliğler gizleme suçunu ortadan kaldırabilecektir. 7061 sayılı Kanun ile 01.01.2018 tarihinden sonra yapılan 102. Madde değişiklikleri de önemlidir.

Ayrıca, VUK’un 107/A Elektronik Ortamda Tebliğ hükümleri ile de defter ve belge ibrazında elektronik ortamda tebligatlar yapılabildiğinden, 93. Madde hükümlerine bağlı kalmaksızın, elektronik ortamda yapılan tebligatlar da muhatabına teslim edildiği tarihi izleyen 5. Günün sonunda tebliğ edilmiş sayılmaktadır.

Yargıtay 11. Ceza Dairesi 11.06.2001 tarih ve E: 2001/5999, K: 2001/6685 sayılı Kararında, mükellefe defter ve belgelerin ibrazı için 15 günden az olmamak üzere süre verilip usulüne uygun tebligat yapılıp yapılmadığı araştırılmadan mahkumiyet kararı verilmesini yasaya aykırı bulmuştur.

Keza, Yargıtay 11. Ceza Dairesi 24.01.2000 tarih ve E: 2000/8141, K: 2000/24 sayılı Kararında; sanığa defter ve belgelerinin ibrazı için verilen sürenin 213 sayılı Yasa’nın 14. maddesine aykırı olarak 15 günden az tayin edilmiş olmasını nedeniyle müspet suçun yasal unsurları itibariyle oluşmadığından beraatı yerine mahkumiyetine karar verilmesini, yasaya aykırı bulmuştur.

Kanunun mükerrer 355. Maddesinde Kanunun 86, 148, 149, 150, 256 ve 257’nci maddelerinde yer alan zorunluluklar ile (Değişik: 09/08/2016 – 6728/21 md.) mükerrer 257’nci maddesi ve Gelir Vergisi Kanununun 98/A maddesi uyarınca getirilen zorunluluklara uymayanlara (Kamu idare ve müesseselerinde bilgi verme görevini yerine getirmeyen yöneticiler dahil); özel usulsüzlük cezası kesilmektedir.

Bu Kanunun 107/A maddesi uyarınca getirilen zorunluluklara uymayanlardan, bu fıkranın (1) numaralı bendinde yer alanlara 1.000 (504 Sıra No.lu V.U.K Genel Tebliği ile 1.1.2019’dan itibaren 1.200 TL) Türk lirası, (2) numaralı bendinde yer alanlara 500 (504 Sıra No.lu V.U.K Genel Tebliği ile 1.1.2019’dan itibaren 600 TL) Türk lirası, (3) numaralı bendinde yer alanlara 250 (504 Sıra No.lu V.U.K Genel Tebliği ile 1.1.2019’dan itibaren 300 TL) Türk lirası özel usulsüzlük cezası kesilir.

Bu hükmün uygulanması için, bilgi ve ibraz ödevinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılacak tebliğlerde bilginin verilmesi için tayin olunan sürede cevap verilmemesi, eksik veya yanıltıcı bilgi verilmesi veya defter ve belge ibrazı için tayin olunan süre ile defter ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi durumunda haklarında Kanunun ceza hükümlerinin uygulanması cihetine gidileceğinin ilgililere yazılı olarak bildirilmesi şarttır.

Ancak, bu ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Hazine ve Maliye Bakanlığınca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması halinde, ilgililere ayrıca yazılı olarak bildirilme şartı aranmaz.

Özel usulsüzlük cezası kesilmesine rağmen mecburiyetleri yerine getirmeyenlere yeniden süre verilerek bu mecburiyetleri yerine getirmeleri tebliğ olunur. Verilen sürede bu mecburiyetlerin yerine getirilmemesi halinde yukarıda yazılı özel usulsüzlük cezaları bir kat artırılarak uygulanır.

Bize göre, burada yer alan defter ve belge ibrazı için tayin olunan süre ile defter ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi durumunda haklarında Kanunun ceza hükümlerinin uygulanması cihetine gidileceğinin ilgililere yazılı olarak bildirilmesi şartı açıkça “özel usulsüzlük cezalarının” uygulanması açısından işlerlik taşımaktır.

Bazı Yargıtay kararlarında tebligatın usulüne uygun olup olmadığı önem kazanmaktadır:

“Sanığın aynı işyerinde limited şirket unvanı altında faaliyetini sürdürdüğü, 213 Sayılı Kanunun 139. maddesi uyarınca incelemenin işyerinde yapılması gerektiği, buna rağmen yapılan tebligatın hukuki geçerliliği bulunmaması nedeniyle atılı suçun yasal unsurları oluşmamıştır.”

“Sanığın “işi bıraktım ve vergi dairesine bildirdim” şeklindeki beyanı karşısında tebligat tarihi itibariyle ticari faaliyetini sürdürüp sürdürmediği kuşkuya yer verilmeyecek kesinlikte belirlenip, sonucuna göre hukuki durumun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden eksik araştırmayla yazılı şekilde hüküm kurulması, yasaya aykırıdır.”

“Sanığın tarh dosyasında bulunan 19.2.1998 tarihli tutanak içeriğinden ve Mevlanakapı Vergi Dairesi Müdürlüğüne verdiği 12.1.1998 tarihli dilekçesinden işini 31.12.1997 tarihinde terk ettiği anlaşılmasına göre, 213 Sayılı Yasanın 139/2.maddesindeki istisnai şartın gerçekleşmesi nedeniyle, defter ve belgelerin vergi dairesine istenmesine ilişkin tebligata usulüne uygun olduğu gözetilmeden, sanığın mahkumiyeti yerine beraatine karar verilmesi yasaya aykırıdır.”

“Sanığa defter ve belgelerini ibraz etmesi için usulüne uygun olarak tebligat yapıldığı, adreste birlikte oturduğunu beyan eden annesine yapılan tebligattan haberdar olduğunun da anlaşılmasına göre, tüm unsurları ile oluşan yüklenen suçtan 213 Sayılı Yasanın 359/2-2 madde ve bendi uygulanması suretiyle mahkumiyeti yerine, tebligatın usulüne uygun bulunmadığından bahisle beraatine hükmolunması, yasaya aykırıdır.”

“Tebligat mazbatasından, muhatap sanıkla aynı çatı altında birlikte oturduklarına ilişkin bir tespit yapılmadan tebligatın kardeşine yapıldığı, bu hususun tebliğin geçerlilik şartı olduğu ve duruşmada dinlenen kardeşin anlatımlarının çelişkili olup, kesin kanaat verici nitelikte bulunmadığı cihetle, kanuni defter ve belgelerin ibrazı için çıkarılan yazının unsurları itibariyle oluşmadığına ilişkin mahkemenin kabulü isabetli bulunduğundan beraat hükmünün onanmasına oybirliği ile karar verildi.”

“Sanığın suç tarihinde 1992 yılı defter ve belgelerinin ibrazına ilişkin tebligatın ayrıldığı eşi (K.B)’ye yapılması nedeniyle eline geçmediğini savunması karşısında, sanık ile eşinin boşanmasına ilişkin kararın kesinleşme tarihinin araştırılması, (K.B.)’nin de celp edilerek dava ile ilgili beyanının alınması ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik soruşturmaya dayanılarak yazılı şekilde hüküm kurulması, yasaya aykırıdır.”

Dip Notlar:

[1] Bu Makale, YMM Ali ÇAKMAKCI ile SMMM Semra KÖSEER Tarafından hazırlanan “Sahte Belge Ve Vergi Kaçakçılık Suçları” (Seçkin Yayıncılık-2019) Kitap Çalışmasından alınmıştır.

[2] Madde 256: “Geçen maddelerde yazılı gerçek ve tüzel kişiler ile mükerrer 257. Madde ile getirilen zorunluluklara tabi olanlar, muhafaza etmek zorunda oldukları her türlü defter, belge ve karneler ile vermek zorunda bulundukları bilgilere ilişkin mikro fiş, mikro film, manyetik teyp, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm bilgi ve şifreleri muhafaza süresi içerisinde yetkili makam ve memurların talebi üzerine ibraz ve inceleme için arz etmek zorundadırlar.”

[3] GÜNDEL, s.157

[4] Kelime anlamı olarak gizlemek: “Saklamak, görünmeyecek, belli olmayacak bir yere veya bir duruma koymak, bilerek ve isteyerek bir olguyu haber vermemek” demektir. (TDK, Büyük Türkçe Sözlük, tdk.gov.tr)

[5] ŞENYÜZ, Doğan, Vergi Ceza.. age, s.89

[6] ERMAN, age, s.61.

[7]  Mükerrer Madde 242- (Ek madde: 28/08/1991 – 3762/3 md.)

  1. Maliye ve Gümrük Bakanlığı; mükelleflere, niteliklerini belirlediği elektronik cihazları kullandırmak suretiyle belge düzenlettirmeye.. yetkilidir. Elektronik cihazlarla düzenlenen belgeler… bu Kanun hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş belge hükmündedir….
  2. (Ek fıkra: 28/12/2001 – 4731 S.K./4.md.) Elektronik defter, şekil hükümlerinden bağımsız olarak bu Kanuna göre tutulması zorunlu olan defterlerde yer alması gereken bilgileri kapsayan elektronik kayıtlar bütünüdür.

Elektronik belge, şekil hükümlerinden bağımsız olarak bu Kanuna göre düzenlenmesi zorunlu olan belgelerde yer alan bilgileri içeren elektronik kayıtlar bütünüdür.

Elektronik kayıt, elektronik ortamda tutulan ve elektronik defter ve belgeleri oluşturan, elektronik yöntemlerle erişimi ve işlenmesi mümkün olan en küçük bilgi öğesini ifade eder.

Bu kanunda ve diğer vergi kanunlarında defteri kayıt ve belgelere ilişkin olarak yer alan hükümler elektronik defter, kayıt ve belgeler içinde geçerlidir…”

[8] Madde 256: “(Değişik madde: 22/07/1998 – 4369 /4. Md.) Geçen maddelerde yazılı gerçek ve tüzel kişiler ile mükerrer 257. Madde ile getirilen zorunluluklara tabi olanlara muhafaza etmek zorunda oldukları her türlü defter, belge ve karneler ile vermek zorunda bulundukları bilgilere ilişkin mikro fiş, mikro film, manyetik teyb, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm bilgi ve şifreleri muhafaza süresi içerisinde yetkili makam ve memurların talebi üzerine ibraz ve inceleme için arz etmek zorundadırlar.”

[9] ÖZYER, Mehmet Ali, “Vergi Usul Kanunu Uygulaması”, Mahiye Hesap Uzmanları Derneği Yayını, İstanbul, 2014, s. 953

Devamı: Vergi Kaçakçılık Suçlarından Defter-Belge Gizleme Suçu ve Hukuki Sonuçları (1) – Ali ÇAKMAKÇI, YMM Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Kamu Yönetiminde Şeffaflık ve Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Değerlendirilmesi – Saltuk Aziz GÖKALP, Yönetim Bilimleri Uzmanı

Kamu Yönetiminde Şeffaflık ve Bilgi Edinme

Saltuk Aziz GÖKALP (*)
Yönetim Bilimleri Uzmanı
Doktora Öğrencisi
saltukazizgokalp@gmail.com

Sözlük anlamı itibariyle “Hükümetin buyruk ve denetimi altında kamu hizmeti gören devlet örgütü; Devletin amaçlarını gerçekleştirecek biçimde örgütlenmiş insan gücü, araç gereç ve bunların yönetimi; Kamusal politikaların oluşturulmasında siyasal karar organlarına teknik destek sağlayan ve bunları uygulayan örgütler bütünü” (TÜBA, 2020) olarak tanımlanan kamu yönetimi (public administration) kavramının literatürde ilk kez C.J.B. Bonin tarafından 1812 yılında yayınlanan  “Kamu Yönetiminin İlkeleri (Principes D’administration Publique)” adlı yapıtında kullanıldığı ve yine Woodrow Wilson’un 1887 tarihinde yayınlanan “İdarenin İncelenmesi (The Study Of Administration)” adlı eserinde de kamu yönetimi disiplininin ayrı bir bilim dalı olması gerektiği kabul görmektedir (Ergun, 2015: 8).

Ülkemizde de kamu yönetimi denildiğinde kamusal politikaların oluşturulması noktasında belirlenen siyasaların yönetilmesi sürecinin akla geldiği söylenebilir. Dolayısıyla bu yönetim sürecinde açık, şeffaf ve hesap verebilir bir yapının olması ve mevzuat düzenlemelerinin de bu doğrultuda olması önem arz etmektedir.

4982 sayılı “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” da bu kapsamda değerlendirilebilir. 24/10/2003 tarihli ve 25269 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren söz konusu kanunun amacı “demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usullerin düzenlenmesi” olarak belirtilmiş ve kanun kapsamı “kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetleri” şeklinde ifade edilmiştir.

Kanunun 4. maddesinde herkesin bilgi edinme hakkına sahip olduğu ve Türkiye’de ikamet eden yabancılar ile Türkiye’de faaliyette bulunan yabancı tüzel kişilerin, isteyecekleri bilgilerin kendileriyle veya faaliyet alanlarıyla ilgili olmak kaydıyla ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde bu Kanun hükümlerinden yararlanacağı ifade edilmiştir. Bu çerçevede, Dışişleri Bakanlığının yayınlamış olduğu ve 17/10/2008 tarihli ve 27027 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Ve Buna Bağlı Yönetmelik Uyarınca Karşılıklılık İlkesi Kapsamında Bulunan Ülkeler Hakkında Tebliğile karşılıklılık ilkesi kapsamında bulunan ülkeler belirtilmiştir. Tebliğ’de yer alan listede ABD, Almanya ve İngiltere gibi bilgi edinme hakkı kanunu veya benzeri mevzuatın bulunduğu 54 ülke; söz konusu mevzuatın bulunmadığı ise 40 ülke yer almaktadır.

Yine, kanunun 5. Maddesinde de aşağıda yer alan istisnalar dışında kurum ve kuruluşların, bu her türlü bilgi veya belgeyi başvuranların yararlanmasına sunmak ve bilgi edinme başvurularını etkin, süratli ve doğru sonuçlandırmak üzere, gerekli idari ve teknik tedbirleri almakla yükümlü olduğu ifade edilmiştir.

İstisnalar;

1- Açıklanması halinde Devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibarıyla Devlet sırrı olan  gizlilik dereceli bilgi veya belgeler. (Madde-16)

2- Açıklanması ya da zamanından önce açıklanması halinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına  zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgeler. (Madde-17)

3- Sivil ve askerî istihbarat birimlerinin görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi veya belgeler. (Madde-18)

4- Kurum ve kuruluşların yetkili birimlerince yürütülen idarî soruşturmalarla ilgili olup, açıklanması veya zamanından önce açıklanması halinde;

a) Kişilerin özel hayatına açıkça haksız müdahale sonucunu doğuracak,

b) Kişilerin veya soruşturmayı yürüten görevlilerin hayatını ya da güvenliğini tehlikeye sokacak,

c) Soruşturmanın güvenliğini tehlikeye düşürecek,

 d) Gizli kalması gereken bilgi kaynağının açığa çıkmasına neden olacak veya soruşturma ile ilgili benzeri bilgi ve bilgi kaynaklarının temin edilmesini güçleştirecek,

  Bilgi veya belgeler. (Madde-19)

5- Açıklanması veya zamanından önce açıklanması hâlinde;

a) Suç işlenmesine yol açacak,

b) Suçların önlenmesi ve soruşturulması ya da suçluların kanunî yollarla yakalanıp kovuşturulmasını tehlikeye düşürecek,

c) Yargılama görevinin gereğince yerine getirilmesini engelleyecek,

d) Hakkında dava açılmış bir kişinin adil yargılanma hakkını ihlal edecek,

     Nitelikteki bilgi veya belgeler. (Madde-20)

6- Kişinin izin verdiği haller saklı kalmak üzere, özel hayatın gizliliği kapsamında, açıklanması halinde kişinin sağlık bilgileri ile özel ve aile hayatına, şeref ve haysiyetine, mesleki ve ekonomik değerlerine haksız müdahale oluşturacak bilgi veya belgeler. (Madde-21)

7- Haberleşmenin gizliliği esasını ihlal edecek bilgi veya belgeler. (Madde-21)

8- Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi veya belgeler. (Madde-25)

9- Tavsiye ve mütalaa talepleri. (Madde-27)

Özetle, Kamu yönetiminde şeffaf ve hesap verebilir bir yapının oluşabilmesi adına 2003 yılında çıkarılan “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” önemli bir düzenlemedir ve bu bakımdan Wilson’un “İdarenin İncelenmesi” adlı eserinde de belirttiği üzere idari konular siyasi meseleler değildir ve bu sebeple her ne kadar siyaset idare için görevler belirlese de idari birimleri yönlendirmesine imkan tanınmamalıdır (Wilson’dan aktaran Şat, 2018: 65). Dolayısıyla, mevzuatların objektif kriterler çerçevesinde değerlendirilerek oluşturulması ve uygulanması önemli bir kazanım olacaktır.

Kaynakça

– Ergun, Turgay, Kamu Yönetimi: Kuram, Siyasa, Uygulama, TODAİE Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2015.

– Wilson, Woodrow; İdarenin İncelenmesi, Çev. Nur Şat, Liberte Yayınları, Ankara, 2018.

–  www.tubaterim.gov.tr, Türkiye Bilimler Akademisi Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü

Devamı: Kamu Yönetiminde Şeffaflık ve Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Değerlendirilmesi – Saltuk Aziz GÖKALP, Yönetim Bilimleri Uzmanı Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Yeni Kanunlar Ne Getiriyor? Mahmut ESEN, E. Mülkiye Başmüfettişi

Yeni Kanunlar Ne Getiriyor?

Mahmut ESEN
E. Mülkiye Başmüfettişi
mahmutesen@gmail.com

Geçen hafta TBMM kabul edilmiş, henüz R.G. yayınlanmamış ve geniş bir halk kesimini ilgilendirmekte olan

A)-24/12/2020 Gün ve 7261 Sayılı  TÜRKİYE ÇEVRE AJANSI KURULMASI İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN,

B)- 27.12.2020 Gün ve 7262 Sayılı KİTLE İMHA SİLAHLARININ YAYILMASININ FİNANSMANININ ÖNLENMESİNE İLİŞKİN KANUN,

Analitik özetleri aşağıya çıkarılmıştır.

A)-24/12/2020 Gün ve 7261 Sayılı  TÜRKİYE ÇEVRE AJANSI KURULMASI İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN 

1-Çevre kirliliğinin önlenmesine, yeşil alanların korunması/iyileştirilmesine katkı bakımından, sanayi üretiminde kullanılan malların geri dönüşümlerinin sağlanması, atıklardan yararlanılması için ulusal ölçekte depozito sistemi kurulmasını gerçekleştirmek amacıyla kamu tüzel kişiliğine sahip Türkiye Çevre Ajansı kurulmuştur.

2- Elektrikli skuterlerin konulduğu yerlerden (otoparklardan) Belediye Gelirleri Kanununa göre işgal harcı alınacaktır.

3- 2872 sayılı Çevre Kanununda çok yönlü ek/değişiklikler yapılmıştır.

(-Çevrenin korunmasına yönelik genel ilkeler Türkiye Kalkınma Ajansının (TKA) kuruluş amaçlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

– Tüm faaliyet için Çevresel Etki Değerlendirilmesi (ÇED) raporu alınması koşulu getirilmiştir. (ÇED gerekli değildir kararı verilmesi uygulaması kaldırılmaktadır.)

– Evsel katı atık bertaraf tesislerini kurma konularında (belediyelere ek olarak) atıksu altyapı kooperatiflerine de yetki verilmiştir. Atıkların değerlendirilmesi konusunda yeni düzenlemeler getirilmiş, idari para cezalarında ek/değişiklikler yapılmıştır.

– Ambalajlar için depozito uygulaması 1.1.2022 tarihinde başlatılacaktır.

– Ürünlerde (gönüllülük esaslı)  çevre etiketi  uygulaması getirilmiştir.)

-Motor yağı değişimi yetkili işletmelerde yapılacak veya atık yağların teslimi yapılacaktır.)

4- 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununda ek/değişiklikler yapılmıştır.

(Bu bağlamda;

-Tanımlar maddesine elektrikli skuter, bisiklet şeridi kavramları eklenmiş, bisiklet yolu tanımı yeniden düzenlenmiştir.

– Bisiklet yolu ve gürültü bariyeri yapmak; uygun yerlerde banketleri bisiklet yolu olarak işaretlemek işleri Karayolları Gn.Md. görevleri arasına alınmıştır.

– Elektrikli bisiklet/ e-skuter kullanılması için 15 yaşını bitirmek koşulu getirilmiş, sürücülerin ve yayların uyacakları bazı kurallar belirlenmiştir.)

5- 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda bazı ek/değişikler yapılmıştır.

(-Bisiklet yolu/şeritleri, gürültü bariyeri yapımı, bakım onarımları, bisikletler için park yerleri ile şarj istasyonları kurulması vb. konular belediye görevleri arasına alınmaktadır. (Paralel değişiklikler ilgili kanunlarda belediyeler ve il özel idareleri içinde yapılmıştır.)

İl Özel İdareleri içinde sözü edilen kanunda paralel değişiklikler yapılmıştır

– İlçe belediyelerinin otopark yapmak şeklindeki görevleri , “bölge otoparkı, kapalı/açık otopark yapmak, yaptırmak, işletmek ve ruhsat vermek” şeklinde genişletilmiştir. (Dolayısıyla  otoparklar konusunda büyükşehir belediyelerinin gelirleri ve yetkileri kısıtlanmaktadır.)

-Bisikletli ulaşımın yaygınlaşması için bisikletli ana ulaşım planı hazırlanacaktır.

-Belediyelerin otopark gelirleri, 5 yılık süre ile bölge otoparkları arsalarının kamulaştırma bedeli ödemelerinde kullanılacaktır.)

6- 2021 yılının Mehmet Akif Ersoy yılı olması;

Köyde evi olmayanlara satışı yapılan arsalar üzerinde ev yapılması veya taksitlerinin ödenmesine ilişkin sürenin 4 yıl uzatılması;

TOBB “Yapılandırma Kanununu” kapsamındaki  alacakları için icra takibi/haciz/icra infaz/iflas takibi işlemleri bir yıl süre ile durdurulması;

Vakıflar Genel Md/mazbut vakıflara ait olup kiraya verilmiş taşınmaz mallarda 2021 yılı için kira artışları yapılmaması;

Konuları düzenlenmiştir.

B)- 27.12.2020 Gün ve 7262 Sayılı KİTLE İMHA SİLAHLARININ YAYILMASININ FİNANSMANININ ÖNLENMESİNE İLİŞKİN KANUN

1-Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine yönelik yaptırım kararlarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlenmiştir.

Bu amaçla, BMGK kararına dayalı olarak yasak işlem ve faaliyetler belirtilmiş; mal varlıklarının dondurulması ve bu kararın uygulanması, Kanun hükümlerinin uygulanması için “denetim ve işbirliği komisyonu” oluşturması, uygulanacak ceza hükümlerinde düzenleme yapılmıştır.

2-2860 sayılı Yardım Toplama Kanununda ek ve değişiklikler yapılmıştır.

Bu bağlamda;

İzinsiz yardım toplama faaliyetinin internet ortamında yapıldığının tespiti halinde içeriğin çıkarılması talep edilebilecek, gerekiyorsa hakim kararıyla erişim engellenecektir.

Yurtdışı yardım toplama faaliyetleri de açık/seçik olarak Kanun kapsamına alınmıştır.

Yardım faaliyetlerini denetleyecek görevlilerinin yetkileri artırılmış, bu amaçla İstedikleri bilgi/belgelerin kendilerine verilmesi zorunluluğu getirilmiştir.

İzinsiz yardım toplama cezaların kapsamı (yardım toplanmasına yer/olanak sağlayanlar, yurt dışına yardım yapan kurul üyelerini içerecek şekilde)  genişletilmiş ve ceza miktarları artırılmıştır.

3-Dernekler Kanununda köklü ek/değişiklikler yapılmıştır.

Merkezleri yurt dışında bulunan dernekler, vakıflar ve kâr amacı gütmeyen kuruluşların Türkiye’deki şube/temsilcilikleri Kanun kapsamına alınmıştır.

TCK 53. maddeye göre belli hakları kullanmaktan doğan yasaklılık süresi geçmiş veya affa uğramış olsalar dahi bazı suçlardan hüküm giymiş olanların, genel kurulları dışında derneklerin diğer organlarında görev almalarına yasaklama getirilmiştir.

Dernek denetimlerinin her yıl yapılması esası getirilmiştir. Denetim elemanlarına her türlü bilgi/belgenin verilecektir.  Dernek denetimlerinin ucu açılmıştır. İçişleri Bakanı/mülki amir tarafından talep edilmesi halinde dernekler ilgili bakanlık /kuruluşlar tarafından da denetlenebilecektir.

Yurt dışına yapılacak yardımlardan önce izin alınması esası getirilmektedir.

Terör örgütlerine yardım, uyuşturucudan kaynaklanan mal varlığının aklanması bu suçlardan dolayı dava açılması halinde kişi ve organlar görevlerinden uzaklaştırılabilecek ve yerlerine atama yapılabilecektir.

Cezaların kapsamı genişletilmiş, tutarları artırılmıştır.

7.000 TL aşan gelir tahsilatı ve ödemelere ilişkin işlemlerin bankalar üzerinden yapılması zorunluluğu getirilmiştir.

4-5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanunda ek/değişiklere gidilmiş; serbest avukatlara da taşınmaz mal alım satımı, dernek kuruluş, idaresi ve devrine ilişkin finansal konularında bildirim sorumluluğu getirilmiş ve Kanunda sayılmış yükümlüler arasına alınmıştır.

Ayrıca (müşteri tanınması konusunda kimlik paylaşımı yapılması, cezaların artırılması, mal varlığına el konulması ve Bakan onayı ile mal varlığına ilişkin işlemlerin 7 gün süreyle askıya alınması vb. konularda) Kanunda köklü değişiklikler yapılmıştır.

5-6102 sayılı Türk Ticaret Kanununda ek/değişiklikler yapılmış; şirket defterlerinin elektronik ortamda tutulması, hamiline yazılı pay senetlerinin kaydı/ devri/ ispatı vb. işlemlerinde Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerinin esas alınması, pay sahiplerinin senetlerini 2021 yılı sonuna kadar Merkezi Kayıt Kurumuna bildirmesi gerektiği vb. hususlarda düzenlemeler yapılmıştır.

6- 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunda ek/değişiklikler yapılmış; mal varlığı kavramının tanımı genişletilmiş, Hazine ve Maliye Bakanı ile İçişleri Bakanına bazı hallerde mal varlığının dondurulmasına/dondurulma kararının kaldırılmasına kararı verme yetkisi getirilmiştir.

personel programı

Devamı: Yeni Kanunlar Ne Getiriyor? Mahmut ESEN, E. Mülkiye Başmüfettişi Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.