• +905335410514
  • zekeriya_demirtas@hotmail.com

Category ArchiveDanıştay Kararları

Danıştay’ın Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Yönetmeliğinin Tarh Zamanaşımının Sona Ermesine Üç Aydan Az Zaman Kalması Halinde Uzlaşma Talebinde Bulunulamayacağı Düzenlemesine İlişkin İptal Kararı

Danıştay 4. Dairesi İptal Kararı E.2018/459

ÖZET: Danıştay 4. Dairesi, 30.09.2021 tarihli ve E.2018/459, K.2021/4770 sayılı kararında 31/10/2011 tarih ve 28101 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Yönetmeliği’nin 9’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasında yer alan “İncelemenin sonuçlandığı tarihte tarh zamanaşımının sona ermesine üç aydan az bir zaman kalması halinde mükellefe uzlaşma talebinde bulunup bulunmadığı sorulmaz ve uzlaşma talebinde bulunmaya davet edilmez.” şeklindeki kısmının iptali talebiyle açılan davada ilgili cümleyi hukuka aykırı bularak iptal etmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanununun Ek 11’inci maddesinin son fıkrasıyla verilen yetki kapsamında 31/10/2011 gün ve 28101 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Yönetmeliği‘nin “Uzlaşma Talep Süresi” ne ilişkin açıklamalar yapılan 9’uncu maddesinin son fıkrasında, “incelemenin sonuçlandığı tarihte tarh zamanaşımının sona ermesine üç aydan az bir zaman kalması halinde mükellefe uzlaşma talebinde bulunup bulunulmadığının sorulmayacağı ve tarhiyat öncesi uzlaşma talebinde bulunmaya davet edilmeyeceği” düzenlenmesi yer almaktadır.

Danıştay 4. Dairesi kararında VUK Ek 11’nci maddede düzenlenen tarhiyat öncesi uzlaşmada, sınırlama getirilmemiş usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezaları da dahil verginin tarhı ve cezanın kesilmesinden önce uzlaşma yapılmasına olanak tanındığı gibi, uzlaşma süresine ilişkin bir sınırlama da öngörülmediğini, vergi incelemesine dayandırılan tarh edilecek vergi ve kesilecek cezalarda mükelleflerin verginin tarh edilmesi ya da cezanın kesilmesinden önce; incelemenin başladığı tarihten, inceleme ile ilgili son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar uzlaşma talebinde bulunmaları mümkün olduğunu, VUK Ek 11’inci maddesinin son fıkrasıyla Hazine ve Maliye Bakanlığı’na verilen yetki çerçevesinde çıkarılan, Kanun’da yer alan hükümleri açıklayan ve ayrıntıları düzenleyen Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Yönetmeliği’nin iptali istenen 9’uncu maddesinin son fıkrasında ise tarhiyat öncesi uzlaşmada, tarh zamanaşımının sona ermesine üç aydan az süre kalması halinde, mükelleflerin bu haktan yararlanmalarının engellenmesinin kanunda öngörülmeyen bir sınırlamanın tebliğle yapılması sonucunu doğuracağını, bu durumun kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düştüğü gibi fonksiyon gaspına da yol açacağından ilgili düzenlemede hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna ulaşarak, 31/10/2011 gün ve 28101 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Yönetmeliği’nin 9’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasında yer alan “İncelemenin sonuçlandığı tarihte tarh zamanaşımının sona ermesine üç aydan az bir zaman kalması halinde mükellefe uzlaşma talebinde bulunup bulunmadığı sorulmaz ve uzlaşma talebinde bulunmaya davet edilmez.

şeklindeki cümlesinin iptaline karar vermiştir.

Kaynak: TÜRMOB

Devamı: Danıştay’ın Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Yönetmeliğinin Tarh Zamanaşımının Sona Ermesine Üç Aydan Az Zaman Kalması Halinde Uzlaşma Talebinde Bulunulamayacağı Düzenlemesine İlişkin İptal Kararı Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı (E: 2021/2, K: 2021/4)

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı (E: 2021/2 K: 2021/4)

18 Kasım 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı: 31663

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulundan:

Esas No:2021/2

Karar No: 2021/4

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR

I- AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNDE BULUNAN : Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

H- İSTEMİN ÖZETİ : Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava

Dairesinin 19/10/2020 tarih ve E:2020/787, K:2020/1122 saydı kararı ile Ankara Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 08/04/2020 tarih ve E:2020/33, K:2020/236 sayılı kararı arasındaki aykırılığın, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanunim 3/C maddesinin 4 numaralı fıkrasının (c) bendi uyarınca giderilmesi, istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanın bu yöndeki istemini uygun gören Gaziantep Bölge idare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 18/03/2021 tarih ve E:2021/11, K:2021/11 sayılı kararıyla istenmiştir.

III- ÖN İNCELEME :

Gaziantep Bölge idare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 18/03/2021 tarih ve E:2021/12, K;2021/12 sayılı başvurusunun aynı konuda olduğu ve aynı istem sonucunu içerdiği görüldüğünden usul ekonomisi açısından bu başvuruya ilişkin Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun E:2021/3 sayılı dosyasının işbu dosya (E:2021/2) ile birleştirilmesine karar verildi.

IV- AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A- Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 19/10/2020 tarih ve E:2020/787, K:2020/1122 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacı adına 2014 yılına ilişkin olarak düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden aynı yıl için re’sen tarh olunan elektrik üretim lisans harcı ile harcın bir katı tutarında kesilen vergi zıyaı cezasının iptali istemiyle dava açılmıştır.

Malatya Vergi Mahkemesinin 27/04/2020 tarih ve E:2020/206, K:2020/173 sayılı kararı:

Hidroelektrik santralleri üzerinden elektrik enerjisi üretimi faaliyetinde bulunan davacı şirketin 2014 hesap dönemine ait hesap ve işlemlerinin incelenmesi sonucunda hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden, davacı adına aynı yıl için re’sen elektrik üretim lisans harcı tartı edilmiş ve tarh edilen harcın bir katı tutarında vergi ziyaı cezası kesilmiştir.

Dava konusu harç ve cezaya ilişkin olarak düzenlenen 10/12/2019 tarih ve 2019/4 sayılı vergi/ceza ihbarnamesi davacı şirketin e-tebligat sisteminde kayıtlı adresine 17/12/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Davacı tarafından, dava konusu harç ve cezaya ilişkin düzenlenen vergi/ceza ihbarnamesinin elektronik ortamda tebliğinin usule aykırı olduğu, tebliğe dair kendilerine SMS ve e-mail yoluyla bilgilendirme yapılmadığı, başka bir konuyu görüşmek üzere Gelir İdaresi Başkanlığına gidildiğinde ihbarnameden haberdar olunduğu iddia edildiğinden; söz konusu ihbarnamenin e-tebligat yoluyla usulüne uygun şekilde tebliğ edilip edilmediği, elektronik ortamda tebliğ yapıldığına dair muhatabın SMS veya e-posta aracılığı ile ayrıca bilgilendirilmesi gerekip gerekmediği hususunun açıklığa kavuşturulması zorunlu bulunmaktadır.

Yasa koyucu tarafından günümüzdeki gelişmelere paralel olarak zaman ve emek kaybının önüne geçmek amacıyla, vergilendirme ile ilgili hüküm ifade eden belgelerin elektronik ortamda tebliğ edilebilmesine imkân tanıyacak yasal düzenleme yapılmış ve buna İlişkin usul ve esasları belirlemek üzere Maliye Bakanlığına yetki verilmiştir.

Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan Genel Tebliğ’de elektronik ortamda yapılacak tebliğlere ilişkin bir kısım düzenlemeler getirilmiş olmakla birlikte, muhataba elektronik ortamda tebligat yapıldığına ilişkin kısa mesaj ve/veya e-posta yolu ile bilgilendirme yapılması hususunda herhangi bir düzenleme getirilmemiştir.

Bu durumda belirtilen şekilde bir bildirim yapılması gerekip gerekmediği konusunda 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun 51. maddesi gereği Tebligat Kanunu ve ilgili Yönetmelik hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.

Uyuşmazlıkta, davacı şirket 28/12/2015 tarihinde Cumhuriyet Vergi Dairesi Müdürlüğüme “Elektronik Tebligat Talep Bildirimi” formuyla talepte bulunmuş, belirtilen talep formunda kısa mesaj ve e-posta ile bilgilendirilmek istediğini belirtmiş, dava konusu harç ve cezaya dair ihbarname davacının e-tebligat hesabına tebliğ edilmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 107/A ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 51. maddeleri ile Elektronik Tebligat Yönetmeliği‘nin 10, madde hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, vergi dairesi müdürlüklerince elektronik ortamda yapılan bir tebligatın geçerliği açısından muhataba kısa mesaj (SMS) ve/veya e-posta yolu ile bir bilgilendirme yapılmasının gerekli olmadığı, kısa mesaj ve e-postanın asıl tebligat işlemini haber vermek adına sadece muhataba hatırlatmada bulunmak amacıyla sunulan bir hizmet olduğu sonucuna varılmıştır.

Bu durumda, usulüne uygun biçimde belirlenen elektronik tebligat adresine 17/12/2019 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edilen ihbarname ile bildirilen harç ve cezanın kaldırılması istemiyle dava açma süresinin son gönü olan 16/01/2020 tarihine kadar dava açılması gerekirken, bu tarih geçirildikten sonra 05/03/2020 tarihinde açılan işbu davada süre aşımı bulunmaktadır.

Mahkeme, bu gerekçeyle davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar vermiştir.

Tamamı İçin Tıklayınız

 

Devamı: Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı (E: 2021/2, K: 2021/4) Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Kararı E: 2021/1178 – Öğretim Üyesi Olarak Görev Yapan ve Muayenehane Açma İsteminde Bulunan Hekimler

T.C.

DANIŞTAY

İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU

Esas No: 2021/1178

Karar No: 2021/1410

TEMYİZ EDEN (DAVACI) :

VEKİLİ :

KARŞI TARAF (DAVALI) VEKİLİ

ÖZET:

Üniversitelerin Tıp Fakültelerinde öğretim üyesi olarak görev yapan ve muayenehane açma isteminde bulunan hekimlerden, yargısal süreç ve Anayasa Mahkemesinin 07/11/2014 tarih ve E:2014/61, K:2014/166 kararında yer verilen gerekçeler göz önüne alındığında, 2547 sayılı Yüseköğretim Kanunu’nun Geçici 64. maddesinin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla usulüne uygun olarak muayenehane işletmekte olan veya özel sağlık kuruluşunda çalışmak suretiyle serbest meslek faaliyetinde bulunanlar haklı beklentilerinin korunarak faaliyetlerine devam edebileceklerinden ve 18/01/2014 tarihi itibarıyla öğretim üyelerinin aynı akademik unvanda olmalarının her anlamda eşit statüde oldukları anlamına gelmediğinden, davacının muayenehane açma isteminin reddine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı ve davanın reddine yönelik ısrar kararının onanması yolundaki Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 07/07/2021 tarih ve E:2021/1178, K:2021/1410 sayılı kararı.

İSTEMİN KONUSU : Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin 18/03/2021 tarih ve E:2021/595, K:2021/430 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ :

Dava konusu istem: Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olan davacının muayenehane açma isteminin reddine ilişkin 19/12/2018 tarih ve 432.99 sayılı işlemin iptali istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Ankara 10. İdare Mahkemesinin 20/06/2019 tarih ve E:2019/203, K:2019/1257 sayılı kararıyla;

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu‘nun Geçici 64. maddesinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesinin 09/04/2014 tarih ve E:2014/61, K:2014/6 sayılı yürürlüğün durdurulması kararının gerekçesi ve bu karardan sonra yayımlanan 2014/8 sayılı Genelge uyarınca halihazırda serbest meslek faaliyetinde bulunanlara aynı şekilde faaliyetlerine devam etme hakkı tanındığı, yeni serbest meslek faaliyetinde bulunmayanlara bu hakkın tanınmadığı, hukuk güvenliği açısından davacının anılan yasal düzenlemelerden kaynaklı olarak muayenehane faaliyetini sonlandırmasının söz konusu olmadığı gibi, belirtilen tarih itibarıyla fiilen faaliyette olmadığı anlaşıldığından dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin 13/11/2019 tarih ve E:2019/757, K:2019/947 sayılı kararıyla; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının hukuka ve usule uygun olduğu ve davacı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.

Daire kararının özeti: Danıştay Onuncu Dairesinin 07/12/2020 tarih ve E:2020/230, K:2020/5871 sayılı kararıyla;

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 36. maddesinde, öğretim elemanlarının çalışma esasları kısmi ve tam zamanlı çalışma esasına göre belirlenmiş ve bunlardan profesör ve doçent olanların kısmi statüde çalışabilmelerine olanak sağlanmışken, söz konusu maddede 30/01/2010 tarih ve 27478 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ve kamuoyunda ‘Tam Gün Yasası’ olarak anılan 5947 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemelerle, profesör ve doçentlerin kısmi statüde çalışmalarına son verildiği, yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim elemanlarının tamamının üniversitelerde devamlı statüde çalışmalarının öngörüldüğü; ancak, Anayasa Mahkemesinin 16/07/2010 tarih ve E:2010/29, K:2010/90 sayılı kararı ile bu düzenlemelerin bir kısmının iptal edildiği;

Anılan kararda vurgulanan, öğretim üyelerinin kendilerine özgü konumları dikkate alınarak kanun koyucu tarafından, 26/08/2011 tarih ve 28037 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 650 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yeni bir düzenleme yapıldığı ve öğretim elemanlarının 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesine tabi oldukları kuralına yer verildiği, bununla birlikte öğretim üyeleri açısından ayrıksı bir düzenleme yapılarak, öğretim üyelerine Kanun’da belirtilen şartları sağlamaları koşuluyla mesai saatleri dışında yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde meslekî faaliyette bulunabilme ve meslek veya sanatlarını serbest olarak icra edebilme imkânı getirildiği, ancak bu kuralın da, Yetki Kanunu kapsamında olmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği;

Nihayet; kanun koyucu tarafından, 18/01/2014 tarih ve 28886 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 6514 sayılı Kanun ile 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinde yapılan değişiklikle, tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanlarının , maddede belirtilen ve profesör ve doçent kadrosunda olan öğretim üyeleri için getirilen bazı istisnalar dışında, mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmaları ve özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarının yeniden yasaklandığı ve bu kuralın Anayasa Mahkemesince Anayasa’ya uygun bulunduğu;

Diğer taraftan, aynı Kanun ile 2547 sayılı Kanun’a eklenen Geçici 64. maddede ise, bu maddenin yürürlüğe girdiği (18/01/2014) tarih itibarıyla mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde bu faaliyetlerini sona erdirmeleri gerektiği; bu süre içinde faaliyetlerini sona erdirmeyen öğretim üyelerinin üniversiteyle ilişiklerinin kesileceği yönünde düzenlemeye yer verildiği;

Anılan Geçici 64. maddenin, Anayasa Mahkemesinin 09/04/2014 tarih ve E:2014/61, K:2014/6 sayılı kararı ile esas hakkında karar verilinceye kadar yürürlüğünün durdurulduğu ve sonrasında 07/11/2014 tarih ve E:2014/61, K:2014/166 sayılı kararı ile iptaline karar verildiği;

Anılan kararın; yargı kararları sonrası tam zamanlı çalışan öğretim üyelerinin, mesai saatleri sonrası serbest olarak çalışabilecekleri yönünde oluşan kanaat ve beklenti nedeniyle üniversite dışındaki serbest çalışmalarını planladıkları, ekonomik ve sosyal hayatlarını bu koşulları öngörmek suretiyle belirledikleri, öğretim üyelerinin var olan durumun devam edeceğine dair oluşan beklenti ve kanaat nedeniyle planladıkları faaliyet ve çalışmaları ile bunlar gereğince yaratılan hukuki durumlarını dava konusu kurallar gereğince sona erdirmek zorunda olmasının hakkaniyete aykırı olduğu, öğretim üyelerinin bu statülerinin belli bir süre devam edeceğine ilişkin meşru bir beklentilerinin oluştuğu ve bu beklentinin hukuki güvenlik ilkesi gereğince korunması gerektiği, ayrıca kanun koyucunun aynı konuyla ilgili pek çok kanun çıkarmış olmasının da söz konusu öğretim üyelerinin hukuki durumları bakımından belirsiz bir durum yarattığı, duraksamalara neden olduğu gerekçesine dayandığı;

Tüm hukuksal süreç ve Anayasa Mahkemesinin yukarıda aktarılan gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde, 2547 sayılı Kanun’un Geçici 64. maddesinin yürürlüğe girdiği tarihte mesai sonrası çalışan ve serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyelerinin, Geçici 64. maddenin Anayasa Mahkemesince yürürlüğünün durdurulması ve akabinde iptali üzerine bu faaliyetlerine devam edebilecekleri;

Bununla birlikte, 6514 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen süreçte serbest meslek icra etme hakkı olan öğretim üyelerinden, serbest meslek icra etmekte olanlar ile serbest meslek icra etmeyenlerin mesai saatleri sonrası serbest olarak çalışabilmeleri bakımından hukuksal olarak eşit statüde oldukları;

Bu nedenle, anılan süreçte serbest meslek icra eden öğretim üyeleri gibi serbest meslek icra etmeyen öğretim üyelerinin de Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde belirtildiği şekilde haklı bir beklentileri bulunduğunun ve haklı beklentileri korunarak 6514 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden sonra da serbest meslek icra edebileceklerinin hukuk devleti ilkesinin bir uzantısı olan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkeleri uyarınca kabulü gerektiği;

Ayrıca; dava konusu işlemin gerekçesinde yer verildiği şekliyle, Geçici 64. maddenin Anayasa Mahkemesince yürürlüğünün durdurulması üzerine, sadece bu maddenin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla mesai sonrası çalışan ve serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyelerinin bu faaliyetlerinin devam edeceğinin kabulünün aynı hukuki statüde bulunanlara farklı uygulama yapılması sebebiyle eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine de aykırı olacağı;

Bu durumda, 6514 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen süreçte öğretim üyesi kadrosunda yükseköğretim kurumunda görev yaptığı ve bu süreçte muayenehane açma hakkı olduğu dosya içeriğinden anlaşılan davacı, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve eşitlik ilkeleri gereği 6514 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden sonra da serbest meslek icrasında bulunabileceğinden, davacının muayenehane açma başvurusunun muayenehane uygunluk şartları bakımından değerlendirilmesi gerekirken, 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehanesinde serbest meslek faaliyetinde bulunmadığı için muayenehane açamayacağından bahisle isteminin reddi yönünde tesis edilen işlemde hukuka uyarlık görülmediği, bu itibarla, davanın reddi yönünde verilen İdare Mahkemesi kararına ilişkin istinaf isteminin reddine dair temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin 13/11/2019 tarih ve E:2019/757, K:2019/947 sayılı kararının bozulmasına karar verilmiştir.

Bölge İdare Mahkemesi ısrar kararının özeti: Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin 18/03/2021 tarih ve E:2021/595, K:2021/430 sayılı kararıyla;

Konu ile ilgili mevzuatın yukarıda özetlenen süreci bir bütün olarak ele alındığında aşağıdaki tespitlerin yapıldığı;

1. 6514 sayılı Kanun’un 11. maddesiyle 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinde yapılan ve 18/01/2014 tarihinde yürürlüğe giren değişiklikten sonra, 2547 sayılı Kanun’a göre görev yapmakta olan öğretim elemanlarının, mesai saatleri dışında olsa dahi özel sağlık kuruluşlarında çalışmaları ve muayenehane açmak suretiyle mesleklerini serbest olarak icra etmelerinin yasaklandığı;

2. Bu yasağa yine aynı Kanunla getirilen tek istisnanın, söz konusu öğretim elemanlarından profesör ve doçent olanların; her bir ana bilim dalındaki kadrolu profesör ve doçent sayısının yüzde ellisini geçmemek, bir yıla kadar kurumsal sözleşme yapılmak ve geliri üniversite döner sermayesi hesabına kaydedilmek şartıyla ve ilgilinin muvafakati ile mesai dışında özel hastaneler veya vakıf üniversitesi hastanelerinde çalıştırılabilmeleri olduğu;

3. Söz konusu öğretim elemanlarına mesai saatleri dışında olsa dahi özel sağlık kuruluşlarında çalışma ve muayenehane açma yasağı getiren hükmün, iptali talebiyle Anayasa Mahkemesine başvurulduğu ancak Mahkemece Anayasa’ya aykırı bulunmadığı ve yasak getiren ana hükmün değil, yasaklama hükmünün yürürlüğe girdiği tarih (18/01/2014) itibarıyla mesleğini serbest olarak icra etmekte veya özel bir sağlık kuruluşunda çalışmakta olanların durumunu düzenleyen geçiş düzenlemesinin (2547 sayılı Kanun’un Geçici 64. maddesi) iptal edildiği;

2547 sayılı Kanun’a eklenen ve Anayasa Mahkemesince iptal edilen Geçici 64. maddenin kapsamının hükümde açıkça belirlendiği, hükmün yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin, anılan tarihten itibaren üç ay içinde bu faaliyetlerini sona erdirmeleri, bu süre içinde sona erdirmeyen öğretim üyelerinin üniversiteyle ilişiklerinin kesilmesinin öngörüldüğü;

Bu hükmün Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinin ilk ve en bariz sonucunun ise, 18/01/2014 tarihi itibarıyla mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin, anılan tarihten itibaren üç ay içinde bu faaliyetlerini sona erdirmelerinin gerekmemesi ve bu nedenle üniversiteyle ilişiklerinin kesilmesi gibi bir durumun söz konusu olmaması, bir başka ifadeyle, bir taraftan üniversitedeki görevlerine devam ederken diğer taraftan mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetine veya özel kuruluşlarda çalışmaya devam edebilmeleri olduğu;

Geçici 64. maddenin iptaline ilişkin 07/11/2014 tarih ve E:2014/61, K:2014/166 Anayasa Mahkemesi kararı bir bütün olarak incelendiğinde, çizilen bu çerçevenin genişletilmesi anlamına gelecek bir açıklama ve gerekçe içermediği, esas itibarıyla geçiş süreci için tanınan üç aylık sürenin kısa bulunduğu ve bu kısa süre sonunda istifa etmiş sayılma ve ilişik kesme işlemlerinin uygulanmasının öngörülmüş olmasının, karara dayanak yapılan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerine aykırı bulunduğunun görüldüğü;

Yine kararda, geçmişte herhangi bir tarihte serbest meslek faaliyetinde bulunmuş olmak ya da özel sağlık kuruluşlarında çalışmış olmaktan söz edilmediği, yargı kararları sonrasında oluşan durum nedeniyle mesai sonrası çalışmalarını planlayan, ekonomik ve sosyal hayatlarını buna göre belirleyen öğretim üyelerinde, var olan durumun ve statünün belli bir süre devam edeceği yönünde meşru bir beklenti oluştuğu ve bu meşru beklentinin korunması gerektiği ifade edildiği ve bu durumun ilgililer yönünden bir kazanılmış hak teşkil etmeyeceğinin özellikle vurgulandığı;

Kararın bütünü dikkate alındığında, “var olan durum”dan kastın, yasaklayıcı hükmün hemen öncesindeki durum olduğu ve Anayasa Mahkemesince, “var olan durum”un “yeni durum”a uydurulması için tanınan sürenin azlığı ve buna karşılık, süre sonunda yeni duruma uyum sağlanmamış olmasına bağlanan neticelerin (istifa etmiş sayılma ve ilişik kesilmesi) sertliği nedeniyle geçiş düzenlemesinin iptaline karar verildiği sonucuna ulaşıldığı;

Yukarıda yapılan tüm açıklama ve değerlendirmelere göre; 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinde 6514 sayılı Kanunla yapılan ve anılan Kanun’a göre görev yapmakta olan tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanlarının, mesai saatleri dışında olsa dahi özel sağlık kuruluşlarında çalışmaları ve muayenehane açmak suretiyle mesleklerini serbest olarak icra etmelerini yasaklayan değişiklikten ve bu değişikliğe ilişkin geçiş sürecini düzenleyen ve 6514 sayılı Kanunla 2547 sayılı Kanun’a eklenen Geçici 64. maddenin Anayasa Mahkemesince iptalinden sonra ancak anılan düzenlemelerin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla mesai saatleri dışında geçmiş tarihlerde yürürlükte olan mevzuata uygun olarak serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin bu çalışmalarına belli bir süre devam edebilecekleri yönündeki meşru beklentilerinin korunması ve bu çerçevede söz konusu çalışmalarına devam etmelerine müsaade edilmesi gerektiği;

Anılan tarihten önceki dönemlerde belirli zaman aralıklarında serbest meslek faaliyetinde bulunmuş veya özel sağlık kuruluşlarında çalışmış olmakla birlikte hangi sebeple olursa olsun bu çalışmalarını sonlandırmış olanların ise, yukarıda belirtilen çerçevede korunması gereken meşru bir beklentilerinden söz etmenin mümkün olmadığı, dolayısıyla bu durumda olanların yasaklayıcı düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra yaptıkları serbest ya da özel bir sağlık kuruluşunda çalışmalarına izin verilmesi yönündeki başvurularının reddinde hukuka aykırılık bulunmadığı;

Uyuşmazlık konusu olayda; Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalında profesör unvanı öğretim üyesi olarak görev yapan davacının daha önceden muayenehanesi bulunmadığı, bu duruma göre 18/01/2014 tarihi itibarıyla serbest meslek faaliyeti yürütmediği açık olan davacının, serbest meslek faaliyetinde bulunmayı yasaklayan hükmün yürürlüğe girmesinden sonra muayenehane açabileceği yolunda hukuken korunması gereken meşru bir beklentisinin varlığından söz edilmesi mümkün olmadığından, muayenehane açma talebiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesi eklenmek suretiyle istinaf başvurusunun reddi yolundaki ilk kararda ısrar edilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacı tarafından, tıp doktoru olarak 22/12/2008 tarihinde doçent ünvanını aldığı ancak yaklaşık beş yıl sonra 26/02/2013 tarihinde doçentlik kadrosuna atandığı, bu haliyle esasen 2008 yılında yürürlükte bulunan mevzuata göre muayenehane açma hakkının bulunduğu, sonraki tarihlerde öğretim üyelerinin muayenehane açmalarına ilişkin muhtelif yasaklama hükümleri öngörülmekle birlikte Anayasa Mahkemesince bu hükümlerin iptal edildiği, oluşan durumda kendisi gibi bazı hekimlerin hakları olmasına rağmen bu haklarını kullanmayı öteledikleri, ancak en son 6514 sayılı Kanun’da yer alan yasaklama hükmünün Anayasa’ya aykırı bulunmadığı, bu durumun da henüz muayenehane açmamış öğretim üyeleri açısından haklı-meşru beklentilerinin ihlali sonucunu doğurduğu, 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehanesi bulunmaması nedeniyle kazanılmış hakkı olmadığı kabul edilse dahi anılan tarihte hakkı olmasına rağmen bu hakkı kullanmamasının haklı beklentisi bulunduğu şeklinde kabul edilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesi ısrar kararının hukuka ve usule uygun bulunduğu, davacı tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen sebeplerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmaktadır.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ ‘UN DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin reddi

ile Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesi kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, Üye Recep Kılıç’ın “temyiz istemine konu kararın Bölge İdare Mahkemesinin temyiz yolu açık olmayan kesin kararlarından olduğu” oyuna karşılık, kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 46. maddesinde sayılan temyize tâbi kararlardan olduğuna oy çokluğu ile karar verilerek işin esasına geçildi, gereği görüşüldü:

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Danıştay Onuncu Dairesinin yukarıda özetlenen 07/12/2020 tarih ve E:2020/230, K:2020/5871 sayılı kararında; 6514 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen süreçte serbest meslek icra etme hakkı olan öğretim üyelerinden, serbest meslek icra etmekte olanlar ile serbest meslek icra etmeyenlerin mesai saatleri sonrası serbest olarak çalışabilmeleri bakımından hukuksal olarak eşit statüde oldukları; bu nedenle Geçici 64. maddenin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla mesai sonrası çalışan ve serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyelerinin bu faaliyetlerinin devam edeceğinin kabulünün aynı hukuki statüde bulunanlara farklı uygulama yapılması sebebiyle eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine aykırı olacağı gerekçesine yer verildiği görüldüğünden, anılan tarih itibarıyla muayenehane faaliyetinde bulunarak serbest meslek icra eden öğretim üyeleri ile etmeyen öğretim üyelerinin bu uyuşmazlık bağlamında eşit statüde olup olmadıklarının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik'” başlıklı 10. maddesinde; herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı, Devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda oldukları hükmüne yer verilmiştir.

Bu kuralın, aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını, ayrıcalıklı kişi ve toplulukların oluşturulmasını engellediği, aynı durumda olanlar için farklı düzenleme yapılmasının eşitliğe aykırılık oluşturacağı, Anayasa’nın amaçladığı eşitliğin, mutlak ve eylemli eşitlik değil hukuksal eşitlik olduğu, bir diğer anlatımla aynı hukuki durumda olanlar için aynı, ayrı hukuki durumda olanlar için ayrı kurallar öngörülmesinin Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmeyeceği anlaşılmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesinin 07/05/2021 tarih ve 31477 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 04/02/2021 tarih ve E:2019/89, K:2021/10 sayılı kararında ve istikrar kazanmış birçok kararında da;

“…Anayasa’nın 10. maddesinde …belirtilen kanun önünde eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı; aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, kişilere ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasada öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez…” değerlendirmesine yer verilmiştir.

Somut uyuşmazlıkta, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na 18/01/2014 tarih ve 28886 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 6514 sayılı Kanun ile eklenen 36. maddenin 1. fıkrasının birinci cümlesinde; tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olan öğretim elemanlarının 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesi hükmüne tabi oldukları; Geçici 64. maddede ise; bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarında çalışmakta olan öğretim üyelerinin, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde bu faaliyetlerini sona erdireceği; bu süre içinde sona erdirmeyen öğretim üyelerinin üniversiteyle ilişiklerinin kesileceği hükümlerine yer verilmiş; Anayasa Mahkemesinin 07/11/2014 tarih ve E:2014/61, K:2014/166 kararı ile anılan 36. maddede Anayasa’ya aykırılık bulunmadığına karar verilmiş, Geçici 64. madde yönünden ise;

“…Kazanılmış haklara saygı ilkesi, hukukun genel ilkelerinden birini oluşturmaktadır. Kazanılmış hak, özel hukuk ve kamu hukuku alanlarında genel olarak, bir hak sağlamaya elverişli nesnel yasa kurallarının bireylere uygulanması ile onlar için doğan öznel hakkın korunmasıdır. Kazanılmış bir haktan söz edilebilmesi için bu hakkın, yeni kanundan önce yürürlükte olan kurallara göre bütün sonuçlarıyla fiilen elde edilmiş olması gerekir. Kazanılmış hak, kişinin bulunduğu statüden doğan, kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel niteliğe dönüşmüş haktır. Bir statüye bağlı olarak ileriye dönük beklenen haklar, kazanılmış hak niteliği taşımadığından; Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce mesai saatleri dışında serbest meslek faaliyetinde bulunmakta veya özel kuruluşlarda çalışmakta olan öğretim üyelerinin bu yönden kazanılmış haklarından söz edilebilmesi olanaklı değildir…Yargı kararları sonrası tam zamanlı çalışan öğretim üyeleri, mesai saatleri sonrası serbest olarak çalışabilecekleri yönünde oluşan kanaat ve beklenti nedeniyle üniversite dışındaki serbest çalışmalarını planlamış, ekonomik ve sosyal hayatlarını bu koşulları öngörmek suretiyle belirlemişlerdir. Öğretim üyelerinin var olan durumun devam edeceğine dair oluşan beklenti ve kanaat nedeniyle planladıkları faaliyet ve çalışmaları ile bunlar gereğince yaratılan hukuki durumlarını dava konusu kurallar gereğince sona erdirmek zorunda olması, aksi hâlde haklarında insan hayatında çok önemli bir hukuki sonuç doğuran istifa etmiş sayılma veya ilişik kesme işlemlerinin uygulanması hakkaniyete aykırıdır. Bu nedenle söz konusu öğretim üyeleri için yargı kararlarına güvenerek mesai sonrası çalışma ve faaliyette bulunmaları bu statünün kazanılmış hak olarak değerlendirilmesini olanaklı kılmasa da bu statülerin belli bir süre devam edeceğine ilişkin meşru bir beklenti oluşturduğu ve bu beklentinin hukuki güvenlik ilkesi gereğince korunması gerektiğinin kabulü gerekir. Ayrıca kanun koyucunun aynı konuyla ilgili pek çok kanun çıkarmış olması da söz konusu öğretim üyelerinin hukuki durumları bakımından belirsiz bir durum yaratmış ve duraksamalara neden olmuştur. Dolayısıyla dava konusu kurallar hukuk devletinin gereği olan hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerine aykırıdır…” gerekçesiyle anılan hükmün iptaline karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin anılan kararında yer verilen gerekçeler de göz önüne alındığında, 2547 sayılı Kanun’un Geçici 64. maddesinin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihinden önce, mevzuat değişiklikleri ve yargı kararları çerçevesinde oluşan hukuki durumun müsaade etmesi sebebiyle ve yargı kararlarına güvenerek halihazırda mesai sonrası çalışan ve serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyelerinde, var olan durumun devam edeceğine dair beklenti ve kanaat oluştuğu, bu beklentinin, mevzuatta oluşan belirsiz durumlar nedeniyle öğretim üyelerinde, faaliyetlerinin belli bir süre devam edeceğine ilişkin meşru bir beklenti oluşturduğu ve bu beklentinin korunmasının hukuki güvenlik ilkesinin gereği olduğu sonucuna varılmaktadır.

Bu haliyle, 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinin 1. fıkrası uyarınca öğretim elemanlarının, kanunlarda belirtilen hâller dışında, memurların, mesleki faaliyette veya serbest meslek icrasında bulunmak üzere ofis, büro, muayenehane ve benzeri yerler açamayacağını öngören 657 sayılı Kanun’un 28. maddesine tabi oldukları ve bu kapsamda muayenehane açamayacakları, Anayasa Mahkemesinin belirtilen iptal kararında yer alan gerekçeler göz önünde bulundurulduğunda; ancak Geçici 64. maddenin yürürlüğe girdiği 18/01/2014 tarihi itibarıyla usulüne uygun olarak muayenehane işletmekte olan veya özel sağlık kuruluşunda çalışmak suretiyle serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyelerinin haklı beklentileri korunarak faaliyetlerine devam edebilecekleri anlaşılmaktadır.

Diğer yandan, somut uyuşmazlıkta da olduğu gibi, 18/01/2014 tarihi itibarıyla serbest meslek faaliyetinde bulunmayıp, bu tarihten sonra muayenehane açmak isteyen hekimler açısından durum değerlendirildiğinde; bu hekimler 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinin 1. fıkrasının birinci cümlesi uyarınca muayenehane açamayacak olup, yukarıda aktarılan Anayasa Mahkemesi kararında da açıkça ifade edildiği üzere eşitlik ilkesi ancak, aynı durumda olan kişilere aynı kuralların uygulanmasını zorunlu kıldığından yalnızca, Anayasa Mahkemesinin Geçici 64. maddenin iptaline ilişkin kararında vurgulanan var olan durumun devam edeceği yönündeki beklentisi korunan, 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehane açmak suretiyle serbest meslek icra eden hekimler anılan hususta birbirleriyle eşit statüde olup, hekimlere aynı kuralların uygulanması eşitlik ilkesinin gereğidir.

Bu durumda, 18/01/2014 tarihinde muayenehane faaliyetinde bulunmaksızın, sonrasında talepte bulunan hekimlerin, bu uyuşmazlık bağlamında ‘var olan durum’larından söz edilemeyeceğinden, haklı beklentilerinin bulunduğu ve 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehane faaliyetinde bulunan hekimler ile eşit statüde olduklarının kabulü mümkün değildir.

Zira, somut olayda, statüyü belirleyen husus “hekim olmak” değil, 18/01/2014 tarihi itibarıyla usulüne uygun olarak muayenehane faaliyetinde bulunmaktır.

Bu nedenle, yalnızca 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun uyarınca hekimlik yetki ve hakkına sahip olmak ya da 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca profesör, doçent veya yardımcı doçent gibi akademik unvanlara sahip olmak, yalnızca anılan kanunlar kapsamında bir eşit statü oluşturmaktadır. Bu statü, Geçici 64. maddenin iptaline ilişkin yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesinin E:2014/61 sayılı kararında açıkça vurgulanan hukuken korunması gereken beklentinin doğrudan kabul edilmesi sonucunu doğurmamaktadır. Aksi yorum Anayasa Mahkemesinin gerekçesi ile de bağdaşmayacaktır, zira kararda, haklı beklenti her hekim için değil yargı kararları sonucu var olan durumun devamı yönünde beklentiyle planlama yapan hekimler için kabul edilmiştir.

Bu haliyle, Anayasa Mahkemesinin anılan kararına göre, ancak 18/01/2014 tarihi itibarıyla usulüne uygun olarak muayenehane açmak suretiyle serbest meslek icra eden öğretim üyelerinin haklı beklentilerinin varlığından söz edilebileceğinden, yine ancak bu öğretim üyelerinin beklentilerinin korunması gerekmektedir.

Bu durumda, 18/01/2014 tarihi itibarıyla öğretim üyelerinin, aynı akademik unvanda olmaları, her anlamda eşit statüde oldukları anlamına gelmediği gibi bu uyuşmazlık bağlamında da yukarıda belirtildiği üzere eşit statüde oldukları kabul edilemeyeceğinden, 18/01/2014 tarihi itibarıyla muayenehane faaliyetinde bulunmayan ve 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesi uyarınca muayenehane açması hukuken mümkün olmayan davacı hakkında tesis edilen dava konusu işlemde Anayasa’nın 10. maddesinde ifade edilen eşitlik ilkesine ve hakkaniyete aykırı bir yön de bulunmamaktadır.

Öte yandan, Danıştay dava daireleri ile bölge idare mahkemelerinin temyize tabi kararlarının temyizen incelenerek bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan;

“a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,

b) Hukuka aykırı karar verilmesi,

c) Usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması” sebeplerinden birinin varlığı hâlinde mümkündür.

Sonuç itibarıyla, temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

KARAR SONUCU:

Açıklanan nedenlerle;

1. Davacının temyiz isteminin reddine,

2. Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin Ankara 10. İdare Mahkemesi kararına yönelik yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin 18/03/2021 tarih ve E:2021/595, K:2021/430 sayılı ısrar kararının ONANMASINA,

3. Bu onama kararının taraflara tebliğini ve bir örneğinin de Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesine gönderilmesini teminen dosyanın Ankara 10. İdare Mahkemesine gönderilmesine, 07/07/2021 tarihinde, kesin olarak oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

X- Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesinin 18/03/2021 tarih ve E:2021/595, K:2021/430 sayılı ısrar kararının, Danıştay Onuncu Dairesinin 07/12/2020 tarih ve E:2020/230, K:2020/5871 sayılı kararında yer alan gerekçe doğrultusunda bozulması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz.

Devamı: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Kararı E: 2021/1178 – Öğretim Üyesi Olarak Görev Yapan ve Muayenehane Açma İsteminde Bulunan Hekimler Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı E: 2021/1 – Ek Ödeme ve Kıdem Tazminatı Üzerinden Kesilen Gelir (stopaj) Vergisinin İadesi

Ek Ödeme ve Kıdem Tazminatı Üzerinden Kesilen Gelir (stopaj) Vergisinin İadesi

09 Eylül 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı: 31593

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulundan:

Esas No: 2021/1

Karar No: 2021/3

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR

I- AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ

İSTEMİNDE BULUNAN : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

II- İSTEMİN ÖZETİ : İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 15/10/2020 tarih ve E:2020/2067, K:2020/1688 sayılı kararı ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin 10/09/2020 tarih ve E:2020/1277, K:2020/1136 sayılı kararı arasındaki aykırılığın, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, idare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 3/C maddesinin 4 numaralı fıkrasının (c) bendi uyarınca giderilmesi, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanının bu yöndeki talebini uygun gören İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 17/11/2020 tarih ve E:2020/163, K:2020/163 sayılı kararıyla istenmiştir.

III- AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A-İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin E:2020/2067 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu İstemin özeti: Davacı tarafından, alacaklarının ödenmesi kaydıyla 30/09/2016 tarihinde istifa etmesi sonucu işvereni tarafından ödenen brüt 224.789,95 TL üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin iadesi talebiyle yapılan düzeltme başvurusunun zımnen reddi üzerine yapılan şikayet başvurusunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptali ile tahsil edilen verginin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi (veya gecikme oranı) ile birlikte iadesine karar verilmesi istemiyle dava açılmıştır.

İstanbul 7. Vergi Mahkemesinin 21/11/2019 tarih ve E:2019/1131, K:2019/2260 sayılı kararı:

Dava konusu işlemin, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, sağlık sigortası, yönetim tazminatı ve hayat sigortası ücreti üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin iadesi isteminin reddine ilişkin kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Dava konusu işlemin, ek ödeme ve kıdem tazminatı üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin iadesi isteminin reddine ilişkin kısmında ise hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 112. maddesinin 4. fıkrasında, fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin, fazla veya yersiz tahsilatın mükelleften kaynaklanması halinde düzeltmeye dair müracaat tarihi, diğer hallerde verginin tahsili tarihinden düzeltme fişinin mükellefe tebliğ edildiği tarihe kadar geçen süre için aynı dönemde 6183 sayılı Kanun’a göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz ile birlikte, 120. madde hükümlerine göre mükellefe red ve iade edileceği hüküm altına alınmıştır.

İdareyi, eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü tutan Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası, yargı kararı uyarınca ödenmesi gereken bir miktar paranın, idarenin tasarrufunda kalan sürede ilgilisi tarafından tasarruf edilememesinden doğan zararın giderilmesini de kapsamaktadır. Uyuşmazlık konusu olayda, mükelleften kaynaklanan bir hatanın bulunmaması karşısında, haksız tahsil edilen verginin kesinti tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanun’a göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faiz ile birlikte davacıya iadesi gerekmektedir.

Mahkeme, bu gerekçeyle dava konusu işlemin; ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, sağlık sigortası, yönetim tazminatı ve hayat sigortası ücreti üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin iadesi isteminin reddine ilişkin kısmı yönünden davayı reddetmiş; ek ödeme ve kıdem tazminatı üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin iadesi isteminin reddine ilişkin kısmını iptal etmiş ve bu ödemeler üzerinden kesilen gelir (stopaj) vergisinin kesinti tarihinden itibaren 6183 sayılı Kanun’a göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faiz ile birlikte davacıya iadesine karar vermiştir.

Davalının istinaf istemini inceleyen İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 15/10/2020 tarih ve E:2020/2067, K:2020/1688 sayılı kararı:

Kararın, faize ilişkin hüküm fıkrası dışındaki davanın kabulüne ilişkin hüküm fıkralarının usul ve hukuka uygun olduğu ve istinaf başvurusunda ileri sürülen sebeplerin söz konusu hüküm fıkralarının kaldırılmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 112. maddesinin 6322 sayılı Kanunla değişik 4. fıkrası uyarınca, fazla veya yersiz tahsilatın davacıdan kaynaklanmadığı da dikkate alındığında, davacıdan tahsil edilen verginin, tahsil tarihinden itibaren işleyecek ve 6183 sayılı Kanun’a göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan faizi ile birlikte davacıya iadesi gerekmekle birlikte, faizin türü yönünden, dava dilekçesinde belirtilen yasal faiz istemiyle bağlı kalınarak karar verilmesi yargılama usulünün bir gereğidir. Bu sebeple, davacının talebi ile bağlı kalınarak iadesine hükmedilen gelir vergisi için kesinti tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’da öngörülen oranda hesaplanacak yasal faizin davacıya ödenmesi gerekmektedir.

Vergi Dava Dairesi, bu gerekçeyle istinaf istemini kısmen kabul ederek mahkeme kararının faize ilişkin hüküm fıkrasını kaldırdıktan sonra iadesine hükmedilen verginin 3095 sayılı Kanun uyarınca hesaplanacak yasal faiziyle birlikte davacıya iadesine karar vermiş; diğer kısımlar yönünden ise istinaf istemini reddetmiştir.

B- İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesinin E:2020/1277 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacı tarafından, 01/02/2012-01/11/2015 tarihleri ve 01/11/2016-02/01/2017 tarihleri arasında çalıştığı iki ayrı şirket ile olan iş akitlerinin ikale sözleşmesiyle sona erdirilmesi üzerine işverenlerce kendisine ödenen tutarlar üzerinden kesilen 15.721,20 TL ve 7.555,01 TL gelir (stopaj) vergilerinin iadesi talebiyle yapılan düzeltme başvurusunun zımnen reddi üzerine yapılan şikayet başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ile tahsil edilen verginin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte iadesine karar verilmesi istemiyle dava açılmıştır.

Kararın Tamamı İçin Tıklayınız

personel programı

Devamı: Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı E: 2021/1 – Ek Ödeme ve Kıdem Tazminatı Üzerinden Kesilen Gelir (stopaj) Vergisinin İadesi Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı E:2020/17 – İkale Tazminatı ve İhbar Tazminatından Kesilen Gelir (Stopaj) Vergisinin İadesi

İkale Tazminatı ve İhbar Tazminatından Kesilen Gelir Vergisinin İadesi

09 Eylül 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı: 31593

DANIŞTAY KARARI

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulundan:

Esas No: 2020/17

Karar No: 2021/2

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR

I-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ

İSTEMİNDE BULUNAN : Ankara Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

II-İSTEMİN ÖZETİ : Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava

Dairesinin 22/01/2020 tarih ve E;2019/1152, K:2020/62 sayılı kararı ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesinin 07/05/2018 tarih ve E:2018/762, K:2018/1320 sayılı; 29/03/2019 tarih ve E:2019/869, K:2019/849 sayılı; 30/05/2019 tarih ve E:2019/350, K:2019/1429 sayılı; İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 30/04/2019 tarih ve E:2019/1250, K:2019/1344 sayılı; 26/04/2019 tarih ve E:2019/58, K:2019/1328 sayılı; İstanbul Bölge İdare 3. Vergi Dava Dairesinin 27/04/2018 tarih ve E:2018/685, K:2018/1394 sayılı; 08/01/2019 tarih ve E:2018/2689 K:2019/74 sayılı; 16/05/2019 tarih ve E:2019/1370, K:2019/1963 sayılı; 03/09/2019 tarih ve E:2019/2129, K:2019/2827 sayılı; 03/09/2019 tarih ve E:2019/2042, K:2019/2865 sayılı; 19/09/2019 tarih ve E:2019/2496, K:2019/3092 sayılı; İstanbul Bölge idare Mahkemesi 4. Vergi Dava Dairesinin 21/12/2017 tarih ve E:2017/473, K:2017/5790 sayılı; 19/02/2019 tarih ve E:2018/2965, K:2019/269 sayılı; 12/03/2019 tarih ve E:2018/3860, K;2019/673 sayılı; 19/03/2019 tarih ve E:2019/353, K:2019/782 sayılı; 14/05/2019 tarih ve E:2019/943, K:2019/1322 sayılı kararları arasındaki aykırılığın 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 3/C maddesinin (4) numaralı fıkrasının (c) işaretli bendi uyarınca giderilmesi, istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanın bu yöndeki talebini uygun gören Ankara Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 10/07/2020 tarih ve E:2020/63, K:2020/63 sayılı kararıyla istenmiştir.

III-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A-Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesinin E:2019/1152 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: Davacı tarafından, davacı ile Erdemir Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi arasında 12/02/2018 tarihinde yapılan ikale sözleşmesiyle, iş sözleşmesinin sona erdirilmesi üzerine adına ödenen ikale tazminatı ve ihbar tazminatından kesilen 77.464,25 TL gelir (stopaj) vergisinin iadesi istemiyle yapılan düzeltme şikayet başvurusunun reddine dair işlemin iptali ile tevkif suretiyle ödenen verginin faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

Sivas Vergi Mahkemesinin 08/05/2019 tarih ve E:2019/1, K:2019/102 sayılı kararı:

193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu‘nun 25. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinde; ölüm, sakatlık, hastalık ve işsizlik sebepleriyle (işe başlatmama tazminatı dahil) verilen tazminat ve yapılan yardımların, 7. bendinde ise; 1475 ve 854 sayılı Kanunlara göre ödenmesi gereken kıdem tazminatlarının tamamı ile 5953 sayılı Kanun’a göre ödenen kıdem tazminatlarının hizmet erbabının 24 aylığını aşmayan miktarlarının (hizmet ifa etmeksizin ödenen ücretler tazminat sayılmaz.) gelir vergisinden müstesna olduğu düzenlenmiştir.

Aynı Kanun’un olay tarihi itibariyle uygulanacak olan 61. maddesinde; ücretin, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler olduğu belirtilmiş, 94. maddesinin birinci fıkrasında, kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçilerin aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben, hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden tevkifat yapmaya mecbur oldukları hükme bağlanmıştır.

Dava dosyasının incelenmesinden davacının, Erdemir Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinde çalışmakta iken iş akdinin 12/02/2018 tarihli “İkale Protokolü” uyarınca sona erdirildiği anlaşılmaktadır.

Davacıya ihbar tazminatı ve diğer ödemeler dışında ilave bir ödeme (ikale ödemesi) yapılması kararlaştırılmış, vergi sorumlusu olan işveren tarafından vergi kesintisi yapılarak ödeme yapılmıştır.

Davacı tarafından, ikale ödemesi (ek ödeme bedeli) adı altında ödenen meblağ ile ihbar tazminatının gelir vergisinden müstesna tutulduğundan bahisle gelir vergisinin iadesi istemiyle Divriği Mal Müdürlüğüne başvuru yapılmış ancak bu başvuru, vergi sorumlusu tarafından düzeltme talebinde bulunulması gerektiğinden hareketle reddedilmiştir.

Gelir İdaresi Başkanlığına şikayet başvurusunda bulunan davacının, bu başvurusu da reddedilerek dava konusu işlem tesis edilmiştir. Söz konusu işlemin iptali ve ödenen verginin yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle dava açılmıştır.

Yukarıda anılan yasa maddesinde ücret veya farklı ad altında ödenip ücret niteliği taşıyan ödemelerin gelir vergisi tevkifatına tabi olduğu belirtilmiş olup davacıya yapılan söz konusu ödemelerin ücret niteliğinde olup olmadığı uyuşmazlığın esasını oluşturmaktadır.

193 sayılı Kanun’un 61. maddesinde, ücret ve ücret sayılan ödemelerin ortak özelliği, bu ödemelerin çalışanın işverene bağlılığı ve hizmet karşılığı sağlanan ve para ile temsil edilen yahut temsil edilebilen ödemeler olmasıdır. Yine yasal düzenlemelere göre ancak ücret veya ücret niteliği taşıyan ödemelerden tevkifat yapılacaktır.

Kararın Tamamı İçin Tıklayınız

personel programı

Devamı: Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı E:2020/17 – İkale Tazminatı ve İhbar Tazminatından Kesilen Gelir (Stopaj) Vergisinin İadesi Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Dördüncü Dairesine Ait Karar Esas No : 2021/226 – Kanuni Temsilci, Ödenmeyen Vergi Borçlarının Tahsili

 

09 Eylül 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı: 31593

Danıştay Dördüncü Daire Başkanlığından:

Esas No : 2021/226

Karar No : 2021/3207

KANUN YARARINA TEMYİZ EDEN: Danıştay Başsavcılığı

DAVACI : Betül Ustaoğlu

VEKİLİ : Av. Ahmet Gerçek

Elektronik Tebligat Adresi: 16549-45979-55577

DAVALI : İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı

(İkitelli Vergi Dairesi Müdürlüğü)

Adnan Menderes Bulvarı No:56 Fatih/İSTANBUL

VEKİLİ : Av. Hakkı Yıldırım (Aynı adreste)

İSTEMİN ÖZETİ ; İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 30/12/2019 tarih ve E:2019/1283, K:2019/2413 sayılı kararının 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca kanun yararına temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ : Davacı adına, Kalite Zirvesi Organizasyon Tasarım ve Yayıncılık Limited Şirketi’nin ödenmeyen vergi borçlarının tahsili amacıyla kanuni temsilci sıfatıyla adına düzenlenen 11/06/2019 tarih ve 2019/9 dosya numaralı ödeme emrinin iptali istemiyle dava açılmıştır. İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 30/12/2019 tarih ve E:2019/1283, K:2019/2413 sayılı kararıyla; dava konusu 2019/9 sayılı ödeme emri içeriğinde yer alan 2019/31 takip dosya numaralı kısmı bakımından; vergi alacağının tahsili için asıl borçlu şirket adına 2013/1107 ana takip dosya numaralı ödeme emrine ilişkin tebliğ alındısının ibraz edildiği, söz konusu ödeme emrine ilişkin tebliğ alındısı incelendiğinde asıl amme borçlusu şirketin iş yeri adresine tebliğ yapılmak istendiği, tebliğ evrakı üzerine “Muhatap adresten ayrılmıştır.” şerhi düşülüp iade edilerek sonrasında ilanen tebliğ edildiği görülmekle birlikte, ödeme emrinin şirket iş yeri adresinde tebliği esnasında tebliğ evrakı üzerinde şirketin tanınmadığına ilişkin şerhin yalnızca tebliğle görevli memur tarafından imza edildiği, oysa 213 sayılı Kanunun 102. maddesinin son fıkrasında yazılı kişilerin imzası bulunmadan sadece posta görevlisinin imzası ile yapılan tebliğin söz konusu madde hükmüne aykırı olduğu, dolayısıyla 2013/1107 nolu ödeme emrinin usulüne uygun şekilde tebliğinin yapılmadığı ve ödeme emrinde yer alan amme alacaklarının şirket adına kesinleşmediği görüldüğünden söz konusu ödeme emrinde yer alan amme alacaklarının kanuni temsilci olan davacıdan tahsili amacıyla davacı adına düzenlenen 2019/9 sayılı ödeme emri içeriğinde yer alan 2019/31 takip dosya numaralı alacak açısından hukuka uyarlık bulunmadığı, dava konusu 2019/9 sayılı ödeme emri içeriğinde yer alan 2019/32 takip dosya numaralı kısmı bakımından ise; vergi alacağının tahsili için asıl borçlu şirket adına 2013/214 ana takip dosya numaralı ödeme emrinin düzenlendiği ve posta yoluyla usulüne uygun olarak 03/05/2013 tarihinde tebliğ edildiği, anılan ödeme emrine karşı dava açılmadığından şirket adına yapılan takibin kesinleştirildiği, yapılan mal varlığı araştırmasında da söz konusu alacağın şirketin malvarlığından tahsil edilemeyeceği anlaşıldığından, zamanaşımı süresi içerisinde zamanaşımın kesen haciz işlemlerinin tesis edildiği görülmekle, davacı adına düzenlenen 2019/9 sayılı ödeme emri içeriğinde yer alan 2019/32 takip dosya numaralı alacak açısından hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar verilmiş ve dava konusu edilen tutarın 2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen sınırın altında kalması sebebiyle istinaf yolu kapalı olmak üzere kesinleşmiştir. Danıştay Başsavcılığı tarafından hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca kanun yararına bozulması İstenilmektedir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI : Abdulkadir ATALIK

DÜŞÜNCESİ : Davacı adına Kalite Zirvesi Organizasyon Tasarım ve

Yayıncılık Limited Şirketi’nin Ocak-Mart 2012 dönemine ilişkin gelir (stopaj) vergisi ve Şubat 2013 dönemine ilişkin katma değer vergisi borcunun tahsili amacıyla 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 10’uncu maddesi uyarınca düzenlenen ödeme emrine karşı açılan davada, ödeme emrinin katma değer vergisine isabet eden kısmını iptal eden, gelir (stopaj) vergisine isabet eden kısmı yönünden davayı reddeden İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 30/12/2019 gün ve E:2019/1283, K:2019/2413 sayılı kararının redde ilişkin kısmının kanunun yararına bozulması istemiyle Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçe üzerine konu incelendi;

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 10’uncu maddesinde; tüzel kişilerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri tarafından yerine getirileceği, kanuni temsilcilerin bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığına tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı kurala bağlandığından, davacının Yasa hükmü uyarınca sorumluluğunun değerlendirilebilmesi İçin kanuni temsilci olduğu dönemde şirketin hangi vergi ödevinin, ne suretle yerine getirilmediğinin tespiti zorunludur.

Vergi mahkemesince verilen ara karan üzerine İkitelli Vergi Dairesi Müdürlüğünce gönderilen belgelerin incelenmesinden; dava konusu ödeme emri içeriği kamu alacağının 19/04/2013 tarihinde verilen beyanname üzerine tahakkuk ettirilen ve ödenmeyen gelir (stopaj) vergisi ve ferilerinden oluştuğu, borçlu şirket adına kamu alacağının tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emrinin 03/05/2013 tarihinde şirket müdürü Ummuhan Ustaoğluna tebliğ edildiği, borcun ödenmemesi üzerine şirket hakkında yapılan mal varlığı araştırmasında borcun şirket mal varlığından tahsil olanağı bulunmadığı sonucuna varılarak davacıdan tahsili için ödeme emri düzenlendiği anlaşılmaktadır.

Davacının borçlu şirketteki ortaklığı ve şirket müdürlüğü 26/02/2013 tarihli ortaklar kurulu kararının 4 Mart 2013 tarihli ve 8270 sayılı Ticaret Sicili Gazetesinde ifan edilmekle sona ermiş, aynı tarihte şirket müdürlüğüne on yıl süre ile Ummuhan Ustaoğlu atanmıştır. Dava konusu ödeme emri ile istenen Ocak-Mart 2013 dönemine ilişkin gelir (stopaj) vergisi ve ferilerinden oluşan kamu alacağının yeni kanuni temsilci tarafından verilen 19/04/2013 tarihli beyanname üzerinden tahakkuk ettirilen vergi ve ferilerinin ödenmemesinden kaynaklandığı anlaşıldığından, bu tarih itibarıyla beyanname verilmesi ve beyan üzerine tahakkuk ettirilen verginin ödenmesiyle ilgili yerine getirmesi gereken bir kanuni ödevi bulunmayan davacının, ödenmeyen kamu alacağından sorumlu tutulmasına olanak bulunmadığından, vergi mahkemesince değinilen döneme isabet eden kamu alacağı yönünden davanın reddi yolunda hüküm kurulması hukuka uygun görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle; İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 30/12/2019 gün E:2019/1283, K:2019/2413 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51inci maddesi uyarınca yürürlükteki hukuka aykırı sonucu ifade ettiğinden, kanun yararına bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : Ezgi ÇİFTÇİ

DÜŞÜNCESİ :Kanun yararına temyiz isteminin kabulü gerektiği

düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dördüncü Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE :

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilciler, tüzelkişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirileceği, bu kişilerin bu ödevlerini yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların kanuni ödevlerini yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı öngörülmüştür.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un “Kanuni Temsilcilerin Sorumluluğu” başlıklı mükerrer 35. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacaklarının, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği düzenlemiştir.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacı adına, kanuni temsilcisi olduğu Kalite Zirvesi Organizasyon Tasarım ve Yayıncılık Limited Şirketi’ne ait vergi borçlarının tahsili amacıyla düzenlenen 11/06/2019 tarih ve 2019/9 takip nolu ödeme emrinin iptali istemiyle açılan davada; Vergi Mahkemesi tarafından 2019/9 sayılı ödeme emrinin 2019/31 takip dosya numaralı kısmının kabulüne , 2019/9 sayılı ödeme emrinin 2019/32 takip dosya numaralı kısmı yönünden davanın reddine karar verilmiş olup, dava konusu edilen tutarın 2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen sınırın altında kalması sebebiyle istinaf yolu kapalı olmak üzere kesinleşen İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 30/12/2019 tarih ve E:2019/1283, K:2019/2413 sayılı kararının redde ilişkin kısmının davacı tarafından kanun yararına bozma talep edilerek dosyasının Danıştay Başsavcılığına gönderildiği, Danıştay Başsavcısının görüşü ile de kanun yararına bozma talebi ile Dairemize gönderildiği anlaşılmaktadır.

Olayda, davacının borçlu şirketteki ortaklığı ve şirket müdürlüğü 22/02/2013 tarihli ortaklar kurulu kararının 04/03/2013 tarihli ve 8270 sayılı Ticaret Sicili Gazetesinde ilan edilmekle sona erdiği, aynı tarihte şirket müdürlüğüne on yıl süre ile Ummuhan Ustaoğlu atandığı, dava konusu ödeme emri ile istenen 2013/2 dönemi katma değer vergisi ferlerinden oluşan kamu alacağının yeni kanuni temsilci tarafından 21/03/2013 tarihli beyanname üzerinden tahakkuk ettirilen vergi ve fer’ilerinin ödenmemesinden kaynaklandığı, bu nedenle tartı, tahakkuk ve ödeme safhaları dikkate alındığında davacının söz konusu dönem itibariyle sorumlu olmadığı görülmüş olup, Vergi Mahkemesi kararının hukuka aykırı bir sonuç ifade ettiği açık olduğundan, kanun yararına bozulması gerekmektedir

KARAR SONUCU:

Açıklanan nedenlerle;

1- Danıştay Başsavcılığının KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN KABULÜNE,

2- İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 30/12/2019 tarih ve E:2019/1283, K:2019/2413 sayılı kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca kanun yararına ve hükmün sonuçlarına etkili olmamak koşulu ile bozulmasına,

3- Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığı ile Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine,

4- Kararın Resmi Gazetede yayımlanmasına 15/06/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

 

Devamı: Danıştay Dördüncü Dairesine Ait Karar Esas No : 2021/226 – Kanuni Temsilci, Ödenmeyen Vergi Borçlarının Tahsili Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/3721

Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/3721

14 Temmuz 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı:  31541

Danıştay Dokuzuncu Daire Başkanlığından:

Esas No : 2020/3721

Karar No: 2021/3125

KANUN YARARINA TEMYİZ EDEN ; Danıştay Başsavcılığı

DAVACI : Reysaş Taşımacılık ve Lojistik Ticaret Anonim Şirketi

VEKİLİ : Av. Fatma Gündüz

(E-Tebligat)

DAVALI : Torbalı Belediye Başkanlığı – İZMİR

VEKİLİ : Av. Umut Akıncı

(E-Tebligat)

İSTEMİN KONUSU : İzmir 2. Vergi Mahkemesinin 31/10/2019 tarih ve E:2019/1238, K:2019/1409 sayılı kararının kanun yararına temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ:

Dava konusu istem: Davacı şirket adına, 2008 yılı çevre temizlik vergisi ve gecikme zammına ilişkin düzenlenen 10/07/2019 tarih ve 99017 sayılı ödeme emrinin iptali istemiyle dava açılmıştır.

Kanun yararına temyiz edilen kararın özeti: İzmir 2. Vergi Mahkemesince, dava konusu ödeme emrinin davacıya 20/09/2019 tarihinde tebliğ edildiği, davacı tarafından 01/10/2019 tarihinde idareye itirazda bulunularak Torbalı Şubeleri 02/12/2016 tarihinde kapandığından belediye sisteminden kayıtlarının silinmesinin ve tahakkuk eden vergilerin kaldırılmasının talep edildiği, bunun üzerine davalı tarafından 16/10/2019 tarihinde mahallinde tespit işlemi yapılarak işyerinin boş olduğunun belirlendiği ve 17/10/2019 tarihinde dava konusu ödeme emrinin iptal edildiği, dava konusu ödeme emrinin idarece iptali işleminin dava açılmadan önce gerçekleştirildiği anlaşıldığından, davanın açıldığı sırada idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem bulunmadığı gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddine, davacı tarafından 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 11. maddesine göre dava açma süresi içerisinde davalı idareye başvurularak işlemin kaldırılması talebinde bulunulmasına karşın davalı idarenin işlem tesis etmesi veya cevap vermesi beklenmeksizin dava konusu ödeme emri idarece iptal edildiği halde dava açıldığı, buna göre davacı tarafından hiçbir hakkı olmadığı halde dava açıldığından yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına ve vekil ile temsil edilen davalı lehine vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmiştir.

Danıştay Başsavcılığı tarafından, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi hükmü uyarınca, Mahkeme kararının kanun yararına temyiz edilmesi istenilmektedir.

personel programı

DANIŞTAY BAŞSAVCISI ABDÜLKADİR ATALIK’IN DÜŞÜNCESİ:

Davacı şirket adına çevre temizlik vergisinin tahsili amacıyla düzenlenen 10/07/2019 tarih ve 99017 sayılı ödeme emrinin iptali istemiyle açılan davayı incelenmeksizin reddeden İzmir 2. Vergi Mahkemesinin 31/10/2019 gün ve E:2019/1238, K2019/1409 sayılı kararının, yürürlükteki hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek davacı vekili tarafından, kanun yararına temyiz edilmesi üzerine konu incelendi.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51’inci maddesinde, “niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade eden” kararların kanun yararına temyiz olunabileceği belirtilmiştir.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 58’inci maddesinde; kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahısın, böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği veya zamanaşımına uğradığı hakkında tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde alacaklı tahsil dairesine ait itiraz işlerine bakan vergi mahkemesi nezdinde itirazda bulunabileceği hükmü yer almıştır.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununun mükerrer 44’üncü maddesinde de; Belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde bulunan ve belediyelerin çevre temizlik hizmetlerinden yararlanan konut, iş yeri veya diğer şekillerde kullanılan binaların çevre temizlik vergisine tabi olduğu hükme bağlanmıştır.

Dosyanın incelenmesinden; 2018 yılının 1. ve 2. dönemlerine ait çevre temizlik vergisinin tahsili amacıyla davacı şirket adına düzenlenen 10/07/2019 tarih ve 99017 sayılı ödeme emrinin 20/09/2019 tarihinde tebliğ edildiği, davacı şirket tarafından, anılan dönemde çevre temizlik vergisi mükellefi olmadıkları, ödeme emrinin dayanağı olarak gösterilen adreste bulunan şubenin 14/12/2016 tarihinde kapatıldığı ve bu durumun da aynı tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edildiği öne sürülerek 01/10/2019 tarihinde idareye verilen dilekçeyle itiraz edildiği, 07/10/2019 tarihinde mahkeme kaydına geçen dilekçe ile de ödeme emrinin iptali istemiyle dava açıldığı, idare tarafından; 16/10/2019 tarihinde mahallinde yapılan inceleme sonucu, söz konusu işyerinin boş olduğu ve faaliyette bulunulmadığının tespit edilmesi üzerine 17/10/2019 tarihinde ödeme emri içeriği çevre temizlik vergisi borçlarının terkin edildiği anlaşılmaktadır.

Olayda, davacı şirket tarafından 20/09/2019 tarihinde tebliğ edilen ödeme emrine karşı 07/10/2019 tarihinde kayda geçen dilekçeyle, 15 günlük yasal süre içerisinde dava açılması ve ödeme emri ile tahsili yoluna gidilen çevre temizlik vergisinin de dava açıldıktan sonra idarece 17/10/2019 tarihinde terkin edilmesi karşısında; ödeme emrinin iptali istemiyle açılan ve konusuz kalan davanın; mahkemece, davaya konu edilen ödeme emrinin dava açılmadan önce idarece iptal edildiğinden bahisle, idari davaya konu edilebilecek kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem bulunmadığı gerekçesiyle incelenmeksizin reddedilmesinde ve yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacı şirket üzerinde bırakılmasında hukuka uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, aksi yolda verilen ve hukuka aykırı olan İzmir 2. Vergi Mahkemesinin 31/10/2019 gün ve E:2019/1238, K:2019/1409 sayılı kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51’inci maddesi uyarınca kanun yararına temyiz edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ GÜVEN BAHADIR’IN DÜŞÜNCESİ:

Davanın açıldığı 07/10/2019 tarihi itibarıyla dava konusu ödeme emrinin hukuken geçerli olduğu, davalı idarenin iptal işleminin bu tarihten sonra 17/10/2019 tarihinde gerçekleştiği, yasal dava açma süresi içerisinde dava açan davacının bu işlemin iptalini istemekte hukuki menfaati olduğu görüldüğünden, dava açılmadan önce dava konusu ödeme emri iptal edildiğinden ortada idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olmadığı gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddi yolunda verilen Vergi Mahkemesi kararında isabet bulunmamaktadır. Kararın verildiği tarihte yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca davacı lehine vekâlet ücretinin yarısına hükmedilmesi ve yargılama giderlerinin de davanın açılmasına sebebiyet veren davalı idare üzerinde bırakılmasına karar verilmesi gerekirken, aksi gerekçeyle davanın incelenmeksizin reddi yolunda verilen ve yargılama giderlerini davacı üzerinde bırakarak davalı lehine vekâlet ücretine hükmeden Vergi Mahkemesi kararında isabet görülmediğinden, kanun yararına temyiz isteminin kabul edilerek kararın bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEMEYE GEREKÇE:

MADDİ OLAY:

Davacı şirket adına, 2018 yılına ilişkin çevre temizlik vergisi ve gecikme zammının tahsili amacıyla düzenlenen 10/07/2019 tarih ve 99017 sayılı ödeme emrine karşı açılan davayı incelenmeksizin reddeden Vergi Mahkemesi kararının kanun yararına temyizen incelenmesi istenilmektedir.

İLGİLİ MEVZUAT:

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kanun yararına temyiz” başlıklı 51. maddesinde, idare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenlerin, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabileceği, temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde kararın, kanun yararına bozulacağı, bozma kararının, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmayacağı, bozma kararının bir örneğinin ilgili bakanlığa gönderileceği ve Resmi Gazete’de yayımlanacağı hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanun’un 7. maddesinde, dava açma süresinin özel kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hallerde idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu hükme bağlanmış, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 58. maddesinde ise kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahsın, böyle bir borcu olmadığı veya kısmen ödediği veya zamanaşımına uğradığı hakkında, tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde vergi mahkemeleri nezdinde dava açabilecekleri belirtilmiştir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 168. maddesinin son paragrafında, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınarak avukatlık ücretine hükmedileceği belirtilmiş olup; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 330. maddesinde, vekil ile takip edilen davalarda mahkemece, kanuna göre takdir olunacak vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedileceği, yine aynı Kanun’un 323. maddesinde ise vekâlet ücretinin de yargılama giderleri içinde olduğu düzenlenmiştir.

02/01/2019 tarih ve 30643 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve kararın verildiği tarih itibarıyla yürürlükte olan 2016 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 15. maddesinin 1. fıkrasında, Danıştayda ilk derecede veya duruşmalı olarak temyiz yoluyla görülen dava ve işlerde, idare ve Vergi Dava Daireleri Kurulları ile dava dairelerinde, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde birinci savunma dilekçesi süresinin bitimine kadar anlaşmazlığın feragat ya da kabul nedenleriyle ortadan kalkması veya bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesi durumunda Tarife’de yazılı ücretin yarısına, diğer durumlarda tamamına hükmedileceği belirtilmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Dosyanın incelenmesinden; 2018 yılına ilişkin çevre temizlik vergisi ve gecikme zammının tahsili amacıyla davacı şirket adına düzenlenen 10/07/2019 tarih ve 99017 sayılı ödeme emrinin, 20/09/2019 tarihinde tebliğ edildiği, davacı şirket tarafından, anılan dönemde çevre temizlik vergisi mükellefi olmadıkları, ödeme emrinin dayanağı olarak gösterilen adreste bulunan şubenin 02/12/2016 tarihinde kapatıldığı ve bu durumun da 14/12/2016 tarih ve 9219 sayılı Ticaret Sicil Gazetesi’nde ilan edildiği öne sürülerek 01/10/2019 tarihinde idareye verilen dilekçeyle itiraz edildiği, 07/10/2019 tarihinde Mahkeme kaydına geçen dilekçe ile de ödeme emrinin iptali istemiyle dava açıldığı, davalı idare tarafından; 16/10/2019 tarihinde mahallinde yapılan inceleme sonucu, söz konusu işyerinin boş olduğu ve faaliyette bulunulmadığının tespit edilmesi üzerine, 17/10/2019 tarihinde ödeme emri içeriği çevre temizlik vergisi borçları terkin edilerek, ödeme emrinin iptal edildiği anlaşılmaktadır.

Davanın açıldığı 07/10/2019 tarihi itibarıyla dava konusu ödeme emrinin hukuken geçerli olduğu, davalı idarenin dava konusu ödeme emrini bu tarihten sonra iptal ettiği, yasal dava açma süresinin son gününde idarece yaptığı itiraza cevap verilmeyen davacının bu işlemin iptali için dava açmakta hukuki menfaati olduğu görüldüğünden, dava açılmadan önce dava konusu ödeme emri iptal edildiğinden ortada idari davaya konu olabilecek kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olmadığı gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddi yolunda verilen Vergi Mahkemesi kararında isabet görülmemiştir.

Öte yandan, davalı idare tarafından verilen birinci savunma dilekçesinde, ödeme emrinin 17/10/2019 tarihinde terkin edildiğinin bildirildiği, uyuşmazlığın davalı idarenin işlemi iptal ettiğini bildirmesi nedeniyle ortadan kalktığı anlaşıldığından, kararın verildiği tarihte yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca davacı lehine vekâlet ücretinin yarısına hükmedilmesi gerekirken, davalı lehine tam vekâlet ücretine hükmedilmesinde ve yargılama giderlerinin de davanın açılmasına sebebiyet veren davalı idare üzerinde bırakılması gerekirken, davacı üzerinde bırakılmasında isabet görülmemiştir.

KARAR SONUCU:

Açıklanan nedenlerle;

1. Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulüne,

2. İzmir 2, Vergi Mahkemesinin 31/10/2019tarih ve E:2019/1238, K:2019/1409 kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca, hükmün sonuçlarına etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA,

3. Kararın birer örneğinin taraflara ve Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine ve bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına, 20/05/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Devamı: Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/3721 Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/6196

Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/6196

14 Temmuz 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı:  31541

Danıştay Dokuzuncu Daire Başkanlığından:

Esas No : 2020/6196

Karar No: 2021/3077

KANUN YARARINA TEMYİZ EDEN : Danıştay Başsavcılığı

DAVACI : Güven Ertaş

VEKİLİ : Av. Burcu Binici Ertaş

(E-Tebligat)

DAVALI : Kayseri Vergi Dairesi Başkanlığı-KAYSERİ

VEKİLİ : Av. Leman Koksal

Plevne Mah. Serin Sok. No:8 Kocasinan/KAYSERİ

İSTEMİN KONUSU : Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 tarih ve E:2019/796, K:2020/356 sayılı kararının kanun yararına temyizen incelenerek bozulması İstenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ:

Dava konusu istem: Davacı adına, satın aldığı taşınmazın iktisap bedelini eksik beyan ettiğine ilişkin düzenlenen tutanağa dayanılarak 2014 yılı için ikmalen tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcının kaldırılması istemiyle dava açılmıştır.

Kanun yararına temyiz edilen kararın özeti: Kayseri Vergi Mahkemesince, davacının, Kayseri ili Kocasinan ilçesi Sümer Mahallesi 7240 Ada 3 Parselde kain gayrimenkulü, dava dışı Nuray Güntekin Akan isimli kişiden, 2014 yılında, 70,000,00-TL bedel beyan ederek satın aldığı ve bu tutar üzerinden tapu harcını ödediği, bilahare Dağtekin Mak. Taah. San. Tic. Ltd. Şti’ne ait indirimli orana tabi işlemden kaynaklanan katma değer vergisi iade raporunun tetkikinden, firma tarafından satışı yapılan daireler için düzenlenen faturalar ile tapu kayıtlarındaki satış bedelleri arasında fark incelendiğinde, davacı adına fatura düzenlendiğinin tespit edildiği, söz konusu fatura tutarı, satışı gerçekleştirilen gayrimenkule ilişkin emlak değeri ve kredi tutarı dikkate alındığında, gayrimenkulun gerçek devir ve iktisap bedelinin 128.712,87-TL olduğu kabul edilerek, bu durumun 20/09/2019 tarihli tutanağa bağlandığı anlaşıldığından, aradaki matrah farkına isabet eden tapu harcında ve kesilen vergi ziyaı cezai cezasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine, kesin olarak karar verilmiştir.

Danıştay Başsavcılığı tarafından, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi hükmü uyarınca, Mahkeme kararının kanun yararına bozulması istenilmektedir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI ABDÜLKADİR ATALIK’IN DÜŞÜNCESİ:

Davacı adına 2014 yılında satın alınan bir adet taşınmazın devir ve iktisap bedelinin noksan beyan edildiği iddiasıyla ikmalen tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcına karşı açılan davayı reddeden Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 gün ve E:2019/796, K:2020/356 sayılı kararının yürürlükteki hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kanun yararına temyiz edilmesi üzerine konu incelendi:

2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51’inci maddesinde, niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu İfade eden” kararların kanun yararına temyiz olunabileceği belirtilmiştir.

492 sayılı Harçlar Kanunun 57’nci maddesinde, tapu kadastro işlemlerinden bu Kanuna bağlı (4) sayılı tarifede yazılı olanların, tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, olay tarihinde yürürlükte bulunan 63’üncü maddesinde, bu Kanunda sözü edilen “kayıtlı değer” veya “emlak vergisi değeri “deyiminin, 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’na göre genel beyan veya vergi değerini tadil eden nedenler dolayısıyla beyan edilecek emlak vergisi değerini ifade edeceği, tapu ve kadastro harcının vergi değeri ile mükellef tarafından beyan edilmiş olan değerlerden yüksek olanı üzerinden hesaplanacağı, mükelleflerin vergi değerinden daha düşük beyanda bulunmaları halinde, harcın hesabında vergi değerinin esas alınacağı düzenlenmiş,492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 63’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında ise, tapuda yapılan işlemden sonra, emlak vergisi değerinden daha düşük bir bedel üzerinden harç ödendiğinin veya beyan edilen devir ve iktisap bedelinin gerçek durumu yansıtmadığının tespit edilmesi halinde, aradaki farka isabet eden harç ikmalen veya re’sen tarh edileceği, bu suretle tarh edilecek tapu ve kadastro harcı için, 213 sayılı Vergi Usul Kanununda yer alan vergi ziyaı cezasının % 25 nispetinde uygulanacağı kurala bağlanmıştır.

personel programı

incelenen dosyadan; Gevher Nesibe Vergi Dairesi Müdürlüğü mükellefi Dağtekin Mak. Taah. Sanayi Ticaret Limited Şirketinin 2014 yılında gerçekleştirilen indirimli orana tabi konut teslimleri ile ilgili olarak Gelir İdaresi Başkanlığı Yönetim Bilgi Sistemi üzerinde yapılan sorgulama sonucu Kayseri İli Kocasinan İlçesi Sümer Mahallesi 7240 Ada 3 nolu parselde kayıtlı taşınmazın gerçek devir ve iktisap bedelinin tespiti amacıyla incelemeye başlandığı, taşınmazın 2/3 hissesinin davacı tarafından Nuray Güntekin Akan’dan satın alındığı, beyan edilen harç matrahının 70.000 TL olduğu, belediye emlak değeri, kredi ve ilgili adına düzenlenen fatura tutarı birlikte değerlendirilerek taşınmazın devir ve iktisap bedelinin 128.712,87 TL olarak re’sen tespit edildiği ve davacının payına düşen devir ve iktisap bedelinin 85.808,58 TL olduğu yolunda düzenlenen 20/09/2019 günlü tutanağa dayanılarak davacı adına 2014 yılı için ikmalen vergi ziyaı cezalı tapu harcı tarh edildiği anlaşılmaktadır.

Vergi mahkemesince, tarh edilen tapu harcına esas alınan devir ve iktisap bedelinin davalı idarece re’sen tespit edilerek düzenlenen 20/09/2019 tarihinde düzenlenen tutanağa bağlandığı ve Dağtekin Mak. Taah. Sanayi Ticaret Limited Şirketinin indirimli orana tabi işlemlerinden kaynaklanan katma değer vergisi iade raporunun incelendiği, vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetinin araştırılmış ve tespit edilmiş olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 3’üncü maddesinde vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu kurala bağlandığından, harcın matrahının noksan beyan edildiğinden söz edilebilmesi için vergi idaresince taşınmazın emlak vergisi değerinin araştırılması ve satıcısının Nuray Güntekin Akan olduğu tutanağa bağlanan taşınmazın devri ile ilgili olarak Dağtekin Mak. Taah. Sanayi Ticaret Limited Şirketi ile davacı arasındaki ticari ilişkinin mahiyeti somut olarak ortaya konulmak suretiyle devir ve iktisap bedelinin gerçeği yansıtmadığının tespit edilmesi gerekirken, salt adı geçen şirketin düzenlediği faturalardan hareketle soyut ve genel ifadelerle belirlenen devir ve iktisap bedeli esas alınarak yapılan tarhiyatın noksan incelemeye dayandığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu nedenle noksan incelemeye dayalı cezalı tarhiyatta ve bu tarhiyatın kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden vergi mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 gün ve E:2019/796, K:2020/356 sayılı kararının; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 51’inci maddesi uyarınca kanun yararına temyiz edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ SEMRA YALÇININ DÜŞÜNCESİ:

Eksik incelemeye dayanılarak yapılan cezalı tarhiyatta ve bu tarhiyatın kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmadığı için kanun yararına temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE;

MADDİ OLAY:

Davacı adına, satın aldığı taşınmazın iktisap bedelini eksik beyan ettiğine ilişkin düzenlenen tutanağa dayanılarak 2014 yılı için ikmalen tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararının kanun yararına temyizen İncelenmesi istenilmektedir.

İLGİLİ MEVZUAT:

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kanun yararına temyiz” başlıklı 51’inci maddesinde, idare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenlerin, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabileceği, temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde kararın, kanun yararına bozulacağı, bozma kararının, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmayacağı, bozma kararının bir örneğinin ilgili bakanlığa gönderileceği ve Resmi Gazete’de yayımlanacağı hükmü yer almaktadır.

492 sayılı Harçlar Kanunu‘nun 57’nci maddesinde, tapu kadastro işlemlerinden, bu Kanun’a bağlı (4) sayılı Tarife’de yazılı olanların, tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, 63’üncü maddesinde, bu Kanun’da sözü edilen “kayıtlı değer” veya “emlak vergisi değeri” deyiminin, 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’na göre genel beyan veya vergi değerini tadil eden nedenler dolayısıyla beyan edilecek emlak vergisi değerini ifade edeceği, tapu ve kadastro harcının, emlak vergisi değerinden az olmamak üzere, beyan edilen devir ve iktisap bedeli üzerinden hesaplanacağı düzenlenmiştir. Aynı Kanun’a bağlı (4) sayılı Tarife’nin 20/a maddesinde, gayrimenkullerin, ivaz karşılığında veya ölünceye kadar bakma akdine dayanılarak yahut trampa hükümlerine göre devir ve iktisabında, gayrimenkulun beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere, emlak vergisi değeri üzerinden, devir eden ve devir alan İçin ayrı ayrı harç alınacağı belirtilmiştir.

Ayrıca, 492 sayılı Kanun’un 63’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında ‘Tapuda yapılan işlemden sonra, emlak vergisi değerinden daha düşük bir bedel üzerinden harç ödendiğinin veya beyan edilen devir ve iktisap bedelinin gerçek durumu yansıtmadığının tespit edilmesi halinde, aradaki farka isabet eden harç ikmalen veya re’sen tarh edilir. Bu suretle tarh edilecek tapu ve kadastro harcı için, 213 sayılı Vergi Usul Kanununda yer alan vergi ziyaı cezası % 25 nispetinde uygulanır. Takdir komisyonu kararlarına istinaden bu fıkra uyarınca tarhiyat yapılamaz.” düzenlemesine yer verilmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 30’uncu maddesinde re’sen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunması şeklinde tanımlanarak, re’sen takdir sebepleri bentler halinde sayılmış, 6 numaralı bentte tutulması zorunlu olan defterlerin veya verilen beyannamelerin gerçek durumu yansıtmadığına dair delil bulunması, re’sen takdir nedeni olarak kabul edilmiştir.

Aynı Kanun’un 3’üncü maddesinin (B) bölümünde de vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu, vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin yemin hariç her türlü delille ispatlanabileceği, 134’üncü t maddesinde ise vergi incelemesinden maksadın, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak, tespit etmek ve sağlamak olduğu düzenlenmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Yukarıda yer verilen Kanun hükümlerinin değerlendirilmesinden, vergilendirme işlemi yapılırken, kanuna uygun biçimlendirilen muamelelerin, bu biçimselliğinin ötesine geçilerek, muamelenin tarafları arasında oluşan maddi ve hukuki ilişkinin gerçek mahiyetinin araştırılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Kanun, gerçek mahiyetin ortaya çıkarılmasının, yemin hariç her türlü delil ile ispatlanabileceğin! düzenlemiştir. Bu deliller, tarafların ikrarı, vergiyi doğuran olayla ilişkisi doğal ve açık bulunan tanık ifadesi, muamelenin taraflarının ekonomik ve ticari konumlarına ilişkin tespitler olabilir. Olayda ise davalı idarece, taşınmazı satan kişi nezdinde karşıt inceleme yapılmadığı, Dağtekin Mak, Taah. San. Tic. Ltd. Şti. ile davacı arasındaki ticari ilişkinin mahiyeti, somut olarak ortaya konulmak suretiyle, devir ve iktisap bedelinin gerçeği yansıtmadığının tespit edilmediği, taşınmazın emlak vergi değerine ve bu değerden daha düşük bir bedel üzerinden harç ödendiğine ilişkin herhangi bir inceleme yapılmadığı görülmüştür.

Bu durumda, tapu harcına esas alınan matrahın gerçekte olandan düşük beyan edildiği hususunun somut olarak ortaya konulamadığı görüldüğünden, eksik incelemeye dayanılarak yapılan cezalı tarhiyatta ve bu tarhiyatın kaldırılması istemiyle açılan davanın reddine yönelik Vergi Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU:

Açıklanan nedenlerle;

1. Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulüne,

2. Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 tarih ve E:2019/796, K:2020/356 kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca, hükmün sonuçlarına etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA,

3. Kararın birer örneğinin taraflara ve Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine ve bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına, 20/05/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Devamı: Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/6196 Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/6223

Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/6223

14 Temmuz 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı:  31541

Danıştay Dokuzuncu Daire Başkanlığından:

Esas No : 2020/6223

Karar No: 2021/3075

KANUN YARARINA TEMYİZ EDEN : Danıştay Başsavcılığı

DAVACI : Güven Ertaş

VEKİLİ : Av. Burcu Binici Ertaş

(E-Tebligat)

DAVALI : Kayseri Vergi Dairesi Başkanlığı-KAYSERİ

VEKİLİ : Av. Leman Koksal

Plevne Mah. Serin Sok. No:8 Kocasinan/KAYSERİ

İSTEMİN KONUSU : Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 tarih ve E:2019/795, K:2020/355 sayılı kararının kanun yararına temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ:

Dava konusu istem: Davacı adına, satın aldığı taşınmazın iktisap bedelini eksik beyan ettiğine ilişkin düzenlenen tutanağa dayanılarak 2014 yılı için ikmalen tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcının kaldırılması istemiyle dava açılmıştır.

Kanun yararına temyiz edilen kararın özeti: Kayseri Vergi Mahkemesince, davacının, Kayseri ili Kocasinan ilçesi Sümer Mahallesi 7240 Ada 3 Parselde kain gayrimenkulü, dava dışı Selahattin Şimşek isimli kişiden, 2014 yılında, 70.000,00-TL bedel beyan ederek satın aldığı ve bu tutar üzerinden tapu harcını ödediği, bilahare Dağtekin Mak. Taah. San. Tic. Ltd. Şti’ne ait indirimli orana tabi işlemden kaynaklanan katma değer vergisi iade raporunun tetkikinden, firma tarafından satışı yapılan daireler için düzenlenen faturalar ile tapu kayıtlarındaki satış bedelleri arasında fark İncelendiğinde, davacı adına fatura düzenlendiğinin tespit edildiği, söz konusu fatura tutarı, satışı gerçekleştirilen gayrimenkule ilişkin emlak değeri ve kredi tutarı dikkate alındığında, gayrimenkulün gerçek devir ve iktisap bedelinin 128.712,87-TL olduğu kabul edilerek, bu durumun 20/09/2019 tarihli tutanağa bağlandığı anlaşıldığından, aradaki matrah farkına isabet eden tapu harcında ve kesilen vergi ziyaı cezai cezasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine, kesin olarak karar verilmiştir.

Danıştay Başsavcılığı tarafından, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 51. maddesi hükmü uyarınca, Mahkeme kararının kanun yararına bozulması istenilmektedir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI ABDÜLKADİR ATALIK’IN DÜŞÜNCESİ:

Davacı adına 2014 yılında satın alınan bir adet taşınmazın devir ve iktisap bedelinin noksan beyan edildiği iddiasıyla ikmalen tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcına karşı açılan davayı reddeden Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 gün ve E;2019/795, K:2020/355 sayılı kararının yürürlükteki hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kanun yararına temyiz edilmesi üzerine konu incelendi:

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51 ‘inci maddesinde, niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade eden” kararların kanun yararına temyiz olunabileceği belirtilmiştir.

492 sayılı Harçlar Kanunun 57’nci maddesinde, tapu kadastro işlemlerinden bu Kanuna bağlı (4) sayılı tarifede yazılı olanların, tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, olay tarihinde yürürlükte bulunan 63’üncü maddesinde, bu Kanunda sözü edilen “kayıtlı değeri* veya “emlak vergisi değeri “deyiminin, 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’na göre genel beyan veya vergi değerini tadil eden nedenler dolayısıyla beyan edilecek emlak vergisi değerini ifade edeceği, tapu ve kadastro harcının vergi değeri ile mükellef tarafından beyan edilmiş olan değerlerden yüksek olanı üzerinden hesaplanacağı, mükelleflerin vergi değerinden daha düşük beyanda bulunmaları halinde, harcın hesabında vergi değerinin esas alınacağı düzenlenmiş.492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 63’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında ise, tapuda yapılan işlemden sonra, emlak vergisi değerinden daha düşük bir bedel üzerinden harç ödendiğinin veya beyan edilen devir ve iktisap bedelinin gerçek durumu yansıtmadığının tespit edilmesi halinde, aradaki farka isabet eden harç ikmalen veya re’sen tarh edileceği, bu suretle tarh edilecek tapu ve kadastro harcı için, 213 sayılı Vergi Usul Kanununda yer alan vergi ziyaı cezasının % 25 nispetinde uygulanacağı kurala bağlanmıştır.

İncelenen dosyadan; Gevher Nesibe Vergi Dairesi Müdürlüğü mükellefi Dağtekin Mak. Taah. Sanayi Ticaret Limited Şirketinin 2014 yılında gerçekleştirilen indirimli orana tabi konut teslimleri ile ilgili olarak Gelir İdaresi Başkanlığı Yönetim Bilgi Sistemi üzerinde yapılan sorgulama sonucu Kayseri İli Kocasinan İlçesi Sümer Mahallesi 7240 Ada 3 nolu parselde kayıtlı taşınmazın gerçek devir ve iktisap bedelinin tespiti amacıyla incelemeye başlandığı, taşınmazın 1/3 hissesinin davacı tarafından Sefahattin Şimşekten satın alındığı, davacının beyan edilen harç matrahının 30.000 TL olduğu, belediye emlak değeri, kredi ve ilgili adına düzenlenen fatura tutarı birlikte değerlendirilerek taşınmazın devir ve iktisap bedelinin 128.712,87 TL olarak re’sen tespit edildiği ve davacının payına düşen devir ve iktisap bedelinin 42.904,29 TL olduğu yolunda düzenlenen 20/09/2019 günlü tutanağa dayanılarak davacı adına 2014 yılı için ikmalen vergi ziyaı cezalı tapu harcı tarh edildiği anlaşılmaktadır.

Vergi mahkemesince, tarh edilen tapu harcına esas alınan devir ve iktisap bedelinin davalı idarece re’sen tespit edilerek düzenlenen 20/09/2019 tarihinde düzenlenen tutanağa bağlandığı ve Dağtekin Mak. Taah. Sanayi Ticaret Limited Şirketinin indirimli orana tabi işlemlerinden kaynaklanan katma değer vergisi iade raporunun incelendiği, vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetinin araştırılmış ve tespit edilmiş olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

personel programı

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 3’üncü maddesinde vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu kurala bağlandığından, harcın matrahının noksan beyan edildiğinden söz edilebilmesi için vergi idaresince taşınmazın emlak vergisi değerinin araştırılması ve satıcısının Selahattin Şimşek olduğu tutanağa bağlanan taşınmazın devri ile ilgili olarak Dağtekin Mak. Taah. Sanayi Ticaret Limited Şirketi ile davacı arasındaki ticari ilişkinin mahiyeti somut olarak ortaya konulmak suretiyle devir ve iktisap bedelinin gerçeği yansıtmadığının tespit edilmesi gerekirken, salt adı geçen şirketin düzenlediği faturalardan hareketle soyut ve genel ifadelerle belirlenen devir ve iktisap bedeli esas alınarak yapılan tarhiyatın noksan incelemeye dayandığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu nedenle noksan incelemeye dayalı cezalı tarhiyatta ve bu tarhiyatın kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden vergi mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 gün ve E:2019/795, K:2020/355 sayılı kararının; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51 ‘inci maddesi uyarınca kanun yararına temyiz edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ SEMRA YALÇININ DÜŞÜNCESİ:

Eksik incelemeye dayanılarak yapılan cezalı tarhiyatta ve bu tarhiyatın kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmadığı için kanun yararına temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE:

MADDİ OLAY:

Davacı adına, satın aldığı taşınmazın iktisap bedelini eksik beyan ettiğine ilişkin düzenlenen tutanağa dayanılarak 2014 yılı için ikmalen tarh edilen vergi ziyaı cezalı tapu harcının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararının kanun yararına temyizen incelenmesi istenilmektedir.

İLGİLİ MEVZUAT:

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kanun yararına temyiz” başlıklı 51 ‘inci maddesinde, İdare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenlerin, İlgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabileceği, temyiz isteği yerinde görüldüğü takdirde kararın, kanun yararına bozulacağı, bozma kararının, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını kaldırmayacağı, bozma kararının bir örneğinin ilgili bakanlığa gönderileceği ve Resmi Gazete’de yayımlanacağı hükmü yer almaktadır.

492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 57’nci maddesinde, tapu kadastro işlemlerinden, bu Kanun’a bağlı (4) sayılı Tarife’de yazılı olanların, tapu ve kadastro harçlarına tabi olacağı, 63’üncü maddesinde, bu Kanun’da sözü edilen “kayıtlı değer” veya “emlak vergisi değeri” deyiminin, 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’na göre genel beyan veya vergi değerini tadil eden nedenler dolayısıyla beyan edilecek emlak vergisi değerini ifade edeceği, tapu ve kadastro harcının, emlak vergisi değerinden az olmamak üzere, beyan edilen devir ve iktisap bedeli üzerinden hesaplanacağı düzenlenmiştir. Aynı Kanun’a bağlı (4) sayılı Tarife’nin 20/a maddesinde, gayrimenkullerin, ivaz karşılığında veya ölünceye kadar bakma akdine dayanılarak yahut trampa hükümlerine göre devir ve iktisabında, gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere, emlak vergisi değeri üzerinden, devir eden ve devir alan için ayrı ayrı harç alınacağı belirtilmiştir.

Ayrıca, 492 sayılı Kanun’un 63’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında “Tapuda yapılan işlemden sonra, emlak vergisi değerinden daha düşük bir bedel üzerinden harç ödendiğinin veya beyan edilen devir ve iktisap bedelinin gerçek durumu yansıtmadığının tespit edilmesi halinde, aradaki farka isabet eden harç ikmalen veya re’sen tarh edilir. Bu suretle tarh edilecek tapu ve kadastro harcı için, 213 sayılı Vergi Usul Kanununda yer alan vergi ziyaı cezası % 25 nispetinde uygulanır. Takdir komisyonu kararlarına istinaden bu fıkra uyarınca tarhiyat yapılamaz.” düzenlemesine yer verilmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 30’uncu maddesinde re’sen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunması şeklinde tanımlanarak, re’sen takdir sebepleri bentler halinde sayılmış, 6 numaralı bentte tutulması zorunlu olan defterlerin veya verilen beyannamelerin gerçek durumu yansıtmadığına dair delil bulunması, re’sen takdir nedeni olarak kabul edilmiştir.

Aynı Kanun’un 3’üncü maddesinin (B) bölümünde de vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu, vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin yemin hariç her türlü delille ispatlanabileceği, 134’üncü maddesinde ise vergi incelemesinden maksadın, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak, tespit etmek ve sağlamak olduğu düzenlenmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Yukarıda yer verilen Kanun hükümlerinin değerlendirilmesinden, vergilendirme işlemi yapılırken, kanuna uygun biçimlendirilen muamelelerin, bu biçimselliğinin ötesine geçilerek, muamelenin tarafları arasında oluşan maddi ve hukuki ilişkinin gerçek mahiyetinin araştırılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Kanun, gerçek mahiyetin ortaya çıkarılmasının, yemin hariç her türlü delil ile ispatlanabileceğim düzenlemiştir. Bu deliller, tarafların ikrarı, vergiyi doğuran olayla ilişkisi doğal ve açık bulunan tanık ifadesi, muamelenin taraflarının ekonomik ve ticari konumlarına ilişkin tespitler olabilir. Olayda ise davalı idarece, taşınmazı satan kişi nezdinde karşıt inceleme yapılmadığı, Dağtekin Mak. Taah. San. Tic. Ltd. Şti. ile davacı arasındaki ticari ilişkinin mahiyeti, somut olarak ortaya konulmak suretiyle, devir ve iktisap bedelinin gerçeği yansıtmadığının tespit edilmediği, taşınmazın emlak vergi değerine ve bu değerden daha düşük bir bedel üzerinden harç ödendiğine ilişkin herhangi bir inceleme yapılmadığı görülmüştür.

Bu durumda, tapu harcına esas alınan matrahın gerçekte olandan düşük beyan edildiği hususunun somut olarak ortaya konulamadığı görüldüğünden, eksik incelemeye dayanılarak yapılan cezalı tarhiyatta ve bu tarhiyatın kaldırılması istemiyle açılan davanın reddine yönelik Vergi Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU:

Açıklanan nedenlerle;

1. Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulüne,

2. Kayseri Vergi Mahkemesinin 05/06/2020 tarih ve E:2019/795, K:2020/355 kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca, hükmün sonuçlarına etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA,

3. Kararın birer örneğinin taraflara ve Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine ve bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasına, 20/05/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Devamı: Danıştay Dokuzuncu Daire Kararı E: 2020/6223 Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı (E: 2020/10, K: 2020/10)

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kararı E: 2020/10

04 Şubat 2021 Tarihli Resmi Gazete

Sayı: 31385

DANIŞTAY KARARI

Danıştay Vergi Dava Daireleri Kumlundan:

Esas No : 2020/10

Karar No: 2020/10

BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİ HAKKINDA KARAR

I-AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ

İSTEMİNDE BULUNAN : Konya Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulu

II- İSTEMİN ÖZETİ : Konya Bölge idare Mahkemesi 1. Vergi Dava

Dairesinin 06/02/2019 tarih ve E:2018/1207, K:2019/258 sayılı kararı ile Konya Bölge idare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesinin 11/09/2019 tarih ve E:2019/274, K:2019/871 sayılı kararları arasındaki aykırılığın 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 3/C maddesinin (4) numaralı fıkrasının (c) işaretli bendi uyarınca giderilmesi, istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanın bu yöndeki talebini uygun gören Konya Bölge İdare Mahkemesi Başkanlar Kurulunun 19/06/2020 tarih ve E:2019/71, K:2020/7 sayılı kararıyla istenmiştir.

III- AYKIRILIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU BÖLGE İDARE MAHKEMESİ KARARLARI:

A-Konya Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesinin E:2018/1207 sayılı dosyasına konu yargılama süreci:

Dava konusu istemin özeti: 6736 sayılı Kanun hükümlerinden faydalanarak katma değer vergisi yönünden matrah artırımında bulunan mükellef adına, matrah artırımında bulunduğu dönemlere ilişkin olarak verdiği katma değer vergisi beyanlarının bazılarında hesaplanan katma değer vergisi bulunmadığı, dolayısıyla 6736 sayılı Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (3) numaralı alt bendine göre matrah artırımında bulunulması gerekirken, Kanun’un anılan maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) işaretli bendine göre matrah artırımında bulunulduğundan bahisle tahakkuk ettirilen verginin kaldırılması istemiyle dava açılmıştır.

personel programı

Mersin 1. Vergi Mahkemesinin 30/03/2018 tarih ve E:2017/748, K:2018/544 sayılı kararı:

Uyuşmazlığın çözümü davacının, katma değer vergisi beyan durumuna uyan “matrah artırım formunun” belirlenmesine bağlıdır.

6736 sayılı Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) işaretli bendinde yıl boyunca tüm katma değer vergisi beyannamelerini vermiş mükelleflerin matrah artırımı talebinde bulunmaları halinde nasıl bir yol izleneceği belirtildikten sonra anılan maddenin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (1) numaralı alt bendinde, yıl boyunca her ay beyanname vermesi gereken mükellefin diğer beyannamelerini vermese dahi bu yıl içinde en az üç dönem beyanname vermiş olması halinde bu yıla ait dönemlerden verilmiş olan beyannamelerdeki hesaplanan katma değer vergisi tutarlarının ortalamasının bir yıla iblağ edilerek, artırıma esas olmak üzere yıllık hesaplanan katma değer vergisi tutarının bulunacağı ve bu tutar üzerinden fıkranın (a) bendinde belirtilen oranlara göre artırım tutarının hesaplanacağı belirtilmiştir. Yani her ay beyanname vermesi gereken mükellefin en az üç dönem beyanname vermesi durumunda Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendine göre matrah artırımı yapılacağı açıkça düzenlenmiştir.

Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (3) numaralı alt bendinde ise yine yıl boyunca her ay beyanname vermesi gereken mükellefin, ilgili takvim yılı içindeki işlemlerinin tamamının istisnalar kapsamındaki teslim ve hizmetlerden oluşması veya diğer nedenlerle hesaplanan katma değer vergisi bulunmaması (yani yıl boyunca beyanname vermiş olmasına rağmen istisna benzeri nedenlerle bir dönem dahi hesaplanan KDVsi bulunmaması) ile faaliyetlerinin tecil-terkin uygulaması kapsamındaki teslimlerden oluşması hâlinde ilgili yıl için gelir veya kurumlar vergisi matrah artırımında bulunulmuş olması şartıyla artırılan matrah üzerinden %18 oranında katma değer vergisi artırımında bulunmak suretiyle bu fıkradan yararlanılacağı belirtilmiş; ancak belirtilen bu durumların yanı sıra ilgili takvim yılı içinde vergiye tabi diğer işlemlerinin de mevcudiyeti nedeniyle hesaplanan vergisi çıkan mükelleflerin bu fıkra hükmüne göre ödemeleri gereken katma değer vergisi tutarının yukarıda belirtildiği şekilde hesaplanacak %18 oranındaki katma değer vergisi tutarından aşağı olamayacağı açıklanmıştır.

Buradan hareketle, belirtilen üç duruma ilişkin olarak (istisna, diğer nedenler, tecil-terkin) herhangi bir faaliyeti olmayan ancak, vergiye tabi ticari kazancı nedeniyle beyanname veren ve bazı dönemlerde hesaplanan katma değer vergisi çıkan, bazı dönemlerde ise çıkmayan davacının bu bent kapsamında artırımda bulunması gerektiğinin kabulü mümkün bulunmamaktadır.

Kaldı ki, 6736 sayılı Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (1) numaralı alt bendi uyarınca bir aylık vergilendirme dönemine tabi mükellefin, ilgili yıl içinde en az üç dönem beyanname vermiş olması halinde bile maddede belirtilen yöntemle katma değer vergisi tutarının bulunacağı ve bu tutar üzerinden fıkranın (a) bendinde belirtilen oranlara göre artırım tutarının hesaplanacağı belirtildiğinden, Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (3) numaralı alt bendindeki durumun sadece, ilgili takvim yılı içindeki işlemlerin tamamının istisnalar kapsamındaki veya tecil-terkin kapsamındaki teslimlerden oluşması durumlarıyla birlikte vergiye tabi diğer işlemlerin de mevcudiyeti halinde uygulanabileceği net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, 1 Seri Nolu 6736 sayılı Kanun Genel Tebliğinin “V-Matrah Ve Vergi Artırımına ilişkin Hükümler” başlıklı bölümün “D-Katma Değer Vergisinde Artırım” başlığını taşıyan kısmının (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (2) ve (3) numaralı alt bendlerinde; “Buna göre, mükelleflerin KDV artırımından yararlanmak istedikleri yıl içindeki bazı dönemlere ait beyannamelerinde, tecil-terkin uygulaması kapsamındaki teslimler dışındaki işlemleri dolayısıyla “Hesaplanan Katma Değer Vergisi” yer alması durumunda, vergi artırımı nedeniyle ödemeleri gereken verginin tespiti için gelir veya kurumlar vergisi matrah artırımında bulundukları tutarın %18’i ile karşılaştırma yapılması gerekmektedir. Artırım talebi nedeniyle ödenmesi gereken vergi, önce mükellefin beyanname verme durumuna göre bu Tebliğin (V/D-1) veya (V/D-2) bölümlerine, daha sonra bu bölüme göre hesaplanacaktır. Bu tutarlardan büyük olanı, artırım nedeniyle ödenmesi gereken vergi olarak kabul edilecektir.

Bu çerçevede, yıl içindeki beyannamelerinin tamamını vermekle birlikte, beyannamelerin sadece bir veya birkaçında hesaplanan vergisi bulunup diğer dönemlerde bulunmayan mükelleflerin artırım talebinde bulunmaları hâlinde, hesaplanan vergi bulunan beyannamelerindeki hesaplanan vergiler toplanacak ve bu toplama, ilgili yıl için öngörülen artırım oranı uygulanarak artırım tutarı hesaplanacaktır. Ancak bu tutar, mükellefin gelir/kurumlar vergisi matrah artırımına %18 oranı uygulanmak suretiyle bulunan tutardan küçük olursa büyük olan tutar dikkate alınacaktır.” hükmüne yer verilmiştir.

Davalı idarece dava konusu ek tahakkukun Genel Tebliğin “V-Matrah Ve Vergi Artırımına İlişkin Hükümler” başlıklı bölümün “D-Katma Değer Vergisinde Artırım” başlığını taşıyan kısmının (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (3) numaralı alt bendi uyarınca yapıldığı belirtilmiş ise de; tebliğle getirilen hüküm bütün olarak incelendiğinde, söz konusu hükmün mükelleflerin beyannamelerinde tecil-terkin uygulaması kapsamındaki teslimler dışındaki işlemleri dolayısıyla “Hesaplanan Katma Değer Vergisi” yer alması durumuna ilişkin düzenleme olduğu anlaşılacaktır. Nitekim bendin sadece (3) numaralı alt bendindeki hüküm dikkate alınarak yapılacak yorum, yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı üzere kanunla düzenlenmeyen yeni bir durum ortaya çıkaracaktır ki kanunun açıkça düzenlemediği, çerçevesini belirlemekle birlikte uygulama kısmına ilişkin usul ve esasları belirleme yetkisini idareye bıraktığı hususları açıklamak ve yasanın uygulanmasını göstermek maksadıyla çıkarılan genel tebliğlerin kanunda açıkça düzenlenmiş ve uygulaması gösterilmiş bir konuyla ilgili farklı bir uygulama öngörmesi yasal düzenlemeyi ihmal etme anlamına geleceğinden, böyle bîr durumda yasal düzenlemeye itibar edilmesi gerektiği de yargı içtihatlarıyla ortaya konmuştur.

Bu durumda, matrah artırımına konu ilgili yılların tüm dönemlerinde katma değer vergisi beyannamelerini veren, her yıl bir kaç dönem olsa bile hesaplanacak katma değer vergisi çıkan, tecil-terkin ya da istisna kapsamında herhangi bir faaliyeti bulunmayan davacı adına, ilgili yılların bazı dönemlerinde hesaplanan katma değer vergisi çıkmadığından bahisle Kanun’un 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) işaretli bendinin (3) numaralı alt bendine göre kurumlar vergisi yönünden yapmış olduğu matrah artırımı beyanı esas alınarak bulunan matrah üzerinden ek tahakkuk yapılmasında hukuka uygunluk görülmemiştir.

Tamamı İçin Tıklayınız

Devamı: Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu Kararı (E: 2020/10, K: 2020/10) Alomaliye.com Güncel Mevzuat, Muhasebe, Ekonomi, Vergi, SGK Haberleri ilk yayınlayan websitedir.